Ya devlet bireyi ve toplumsal hayatı daima ezerek, insanın etkin olduğu bütün alanları ele geçirerek savaşlarla ve iktidar mücadelelerine, bir tiranın yerini diğerinin aldığı saray darbelerine yol açacaktır, ki bu gelişmenin sonucunda kaçınılmaz bir biçimde ölüm vardır.. Ya da devletler yıkılacak ve özgür anlaşmasıyla bireylerin ve grupların canlı insiyatifini bir ilke olarak benimseyen binlerce merkez yeniden hayat bulacaktır.

Pyotr Alexeyevich Kropotkin

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 1

İslami faşizme karşı otonomlar oluşturalım Yazar : Apolitika

27 Mart seçimleri Türkiye'ye az çok politik gözle bakan herkesin fark ettiği bir gerçeği kanıtladı. İslami hareket yükseliyor! Savaş boyutlarına ulaşmış Türk-Kürt çatışması eksenine bir de Laik-Müslüman çatışması eklendi. Bu çatışma henüz yaygın ve yoğun bir biçimde şiddet içermiyor. Ama, Maraş ve Sivas'ın gösterdiği gibi içerdiği şiddet potansiyeli geniş kesimlerde haklı olarak derin kaygı uyandırıyor. Öncelikle son zamanlarda iyice yayılan "sivil toplumcu" önyargılardan kurtulmak lazım. Bu bakış açısına göre bütün musibetlerin kaynağı politik toplum yani devlet. Resmi ideoloji dışındaki bütün oluşumlar ise "sivil toplum" , "muhalif kategorileriyle olumlanıyor. Ve muhalifler arasında bir toplumsal konsensüsün peşinden koşuluyor. Seçimlerden birkaç ay evvel PKK lideri Abdullah Öcalan'ın olası müttefikler arasında DEP'le birlikte Refah Partisi hatta Büyük Birlik Partisini sayması ibret vericidir.

Devletin ve resmi ideolojinin bir musibet olduğu doğru ama muhalefetteki faşizmin "sivil" bir hareket olduğu da unutulmamalı. Faşizm, sivil toplum içinde örgütlü köle ahlakıdır. Faşizm belasının üstesinden gelmeden devletin, resmi ideolojilerin ortadan kalkması ve özgürlükçü bir yaşam olanaksızdır.

Faşizm, yoksulların ve orta sınıfların, monolitik bir korporatizm talep eden, aşağıdan yukarı doğru örgütlenmiş "sivil" hareketidir. Faşist Partinin iktidara geldiğinde tekelci sermayeyle birlikte yoksullar üzerinde amansız bir tahakküm kurması, muhalefetteki faşizmin bir "halk hareketi" olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ekonomik kriz ortamında işsizlik ve açlıkla yüz yüze gelen kitleler, eğer güçlü bir anarşist hareket yoksa,, başta faşizm olmak üzere otoriter seçeneklere yönelirler. Ekonomik Marksistlerin krizden devrim beklemeleri tamamen saçmalıktır. Devrim peynir-ekmek davası olamaz, olduğu noktada otoriter yozlaşmaya uğrar (Rusya'da açlık vardı!), devrim özgürlüğün fethi (Ukrayna'da yok muydu?) olarak tasarlanmalıdır. Bu yüzden faşizme karşı mücadele halkın bir bütün olarak devlete karşı seferber olduğu, kendi yaşamının efendisi olmak için ayağa kalktığı devrim mücadelesinden farklıdır. Esas olarak "sivil toplum" içinde bir "ideolojik hegemonya" mücadelesidir. Faşizme karşı direniş devletin mevcut kuvvetlerinin de parçalanacağı bir kutuplaşma, bir iç savaş ortamı yaratır ya da bu kutuplaşmaya karşı halk tepkisinin üzerine oturan askeri Bonapartist devlete yol açar. (12 Eylül dersleri)

Tatsız bir durumdur bu. Uzun süren bir iç-savaştan genellikle "devrim" çıkmaz, çıkan devrimden de hayır gelmez. Çünkü üzerinde savaşın ve militarizmin gölgesi vardır. Savaşla "devrimi" kazanan kahramanlar "devrim" sonrası ayrıcalıksız sıradan kişiler olmayı kabul etmez. Kendilerini "devrimin sahibi" , kendi dışlarındakileri potansiyel karşı-devrimci görürler. Bu bakış açısı iktidar nimetleriyle birleştiğinde gelsin Bürokratik Sosyalizmler..

Ne var ki, devrimciler faşizmin yarattığı kutuplaşma ve iç savaşın dışında da kalamazlar. Devrimin önünü açmak için faşizmin yok edilmesi zorunluluğu bir yana, fiziki varlıklarını korumak için bile savaşmak zorundadırlar. Faşizme karşı mücadelede pasifist direniş yöntemleri hiçbir işe yaramaz. Pasifizmin dayandığı temel "insanlık vicdanıdır" . Oysa faşist ideoloji, kendisi dışındaki bütün oluşumları fizik olarak ortadan kaldırmayı programlaştırarak daha baştan "insanlık vicdanım" reddeder. Faşizm örgütlü vicdansızlıktır.

İslami faşizmi tarihsel gelişimi içinde anlamak daha ayrıntılı bir politik analizin konusu. Şimdilik onu 12 Eylül öncesi faşist hareketten ayıran bazı özelliklerini gözden geçirelim.

Birinci olarak, çok odaklı bir akımdır islami faşizm. MHP ve yavrusu BBP'nin yanında İBDA-C'den "Müslüman Gençliğe" RP'nin oy potansiyeli zemininde hareket eden çok sayıda odak mevcuttur. Önümüzdeki dönem çok ciddi ve kanlı liderlik kavgaları muhtemeldir. Faşist ideolojide Führer'in (İslami faşizmden söz ettiğimize göre halifenin) olmazsa olmaz bir yeri vardır. Görünen o ki, Türkeş'ten Erbakan'a, Cemalettin Kaplan'dan Mirzabeyoğlu'na varolan adaylardan hiçbiri "tek liderliğini" kabul ettirebileceğe benzemiyor.

ikinci olarak, şovenizm ve milliyetçilik yedekte tutulmakla birlikte İslami söyleme giderek ağırlıklı vurgu yapılmaktadır. MHP'nin 12 Eylül öncesinde ırkçı-Turancı ideolojisi yüzünden çok değişik etnik kökenlerden gelen bir kültür mozaiği görünümündeki Türkiye halkından yalıtılmışlığıyla karşılaştırıldığında, faşizmin kitle temelini genişletici bir olgu olarak karşımızdadır bu durum. Bütün zamanların doğrusu olarak sunulan 'Kuran'ın halk içindeki saygınlığı örneğin "9 Işık" ile kıyaslanmayacak düzeydedir. İslami faşizm Kuran'da toplum tarafından da kolaylıkla benimsene-bilecek bir monolitik totalite yakalamıştır. Ki bu faşizmin ilk koşuludur. Faşist yaklaşıma göre bütün korporasyonlar (toplumsal-mesleki örgütlenmeler) bu totaliteye (Kurana) tabi olarak varlıklarım sürdürebilirler. Neyse ki, ciddi sorunları vardır. Tefsir ve içtahadlarda da anlaşabilmeleri ve daha önemlisi Anadolu'nun üçte birinde etkili olan heterodoks alevi-bektaşi Kuran yorumunu başarabilmeleri gerekir.

Üçüncü olarak, İslami faşizm bir aksiyon hareketidir. 12 Eylül öncesi gerek faşist MHP gerekse şeriatçıların ana özelliği anti-komünist reaksiyoner hareketler olmalarıydı. Bu yüzden işlevleri sola karşı statükonun silahlı savunucuları olmaktan ibaretti. Sağ kitle partisi AP'nin sokak gücü konumundaydılar. Bugünse İslami Faşizm kapitalizmden acı çeken en alttakiler için ciddi bir seçenektir.

Dördüncü olarak, îslami faşistler çok büyük ekonomik kaynaklara hükmetmektedirler. Bu durum da 12 Eylül öncesi faşist hareketten farklıdır. 12 Eylül öncesi faşist hareket daha çok muhafazakar işadamlarının bağışlarıyla ayakta durmaktaydı. Bugünse tarikat yapıları holdingleşmiştir. Faşist odakların iş dünyasında organik yatırımları vardır. MÜSİAD (Müstakil İşadamları Derneği) artık TÜSİAD'ın yanında adım sıklıkla duyurmaktadır.

Beşinci olarak, İslami faşistler yalnızca politik önermeler etrafında değil hayatın içinde ekonomik ve toplumsal dayanışma örgütleri oluşturarak, cemaatler halinde örgütlenmektedir. Bu durum, biraz da cemaatlerin yukarıda andığımız mali olanaklara kavuşmasıyla ilintilidir. Ekonomik dayanışma İslami cemaatlerin klasik kabuğunu çatlatmış, özellikle küçük esnaf arasında onlara büyük prestij sağlamıştır.

Altıncı olarak, İslami faşizmin korporatist önermeleri ezilen kitleler tarafından ciddiye alınmaktadır. Bunun en somut göstergesi Hak-İş'in işçi sınıfı içinde sağladığı etkinliktir.

Yedinci olarak, islamcı faşistler deneyimli devlet kadrolarına sahiptir. Devlet içinde faşist kadrolaşmanın kökenleri MC hükümetlerine kadar gider. Bu süreç 12 Eylül'de ve ANAP iktidarları döneminde de hızlanarak devam etmiştir. Generaller, faşist ve şeriatçı odakları siyaset dışına iterken, bu odakların alt ve orta kademe kadrolarını komünizme karşı olmaları yüzünden devletin çeşitli kademelerine doldurdular. Dört eğilimi birleştiren (!) Özal, sembolik birkaç eski solcunun yanında binlerce islamcı ve ülkücüyü başta polis örgütü olmak üzere, en alt kademeleri bile kontrol edecek düzeyde yerleştirdi. Başlangıçta kaba saba politik militanlar olan bu devlet (!) görevlileri zamanla bürokrasiyle kaynaştılar, bürokratik metotları benimsediler. Artık binlerce faşist odaklarla organik ilişki içinde bürokrat var. Öyle ki, bunların konuşma ve davranışlarını sıradan bürokratlardan ayırt etmek olanaksız.

Sekizinci olarak, İslami faşizm artık sivilliği tartışma götürmez bir harekettir. 12 Eylül öncesi "devletin güvenlik kuvvetlerinin yardımcısıyız" diyen Türkeş dahil bütün faşist odaklar resmi ideolojiden, statükodan uzak durmayı öğrenmişlerdir.

Dokuzuncu olarak, İslami faşizm modernisttir. Solcuların islamcıları gericilikle suçlaması tamamen yüzeysel bir değerlendirmedir. İslami faşizmin çok ciddi bir sanayileşme, özellikle de askeri sanayileşme programı vardır.

Onuncu olarak, aslında bir paradoks olmasına karşın propaganda teknikleriyle modernizme karşı tepkiyi kendi içinde massedebilmek yeteneğindedir. Bunu da kültür ve teknolojiyi birbirinden ayırarak yapar. Yıllardır ısrarla işledikleri tez, teknolojide modernist kültürde geleneksel olmaktır. Aslında bunun mümkün olmadığı ortadadır. Örneğin, toplumsal örgütlenmelerinde tarikat merkezli cemaat yapıları ikinci plana itilmekte, modern bir biçim olan holding destekli siyasal parti örgütlenmesi ön plana çıkmaktadır.

Onbirinci olarak, islamcı faşistler artık bağımsız bir entelejansiyaya sahiptir. Faşistler ve şeriatçılar, yıllardır kendi kabuklarının içinde dar kafalı insanlar olarak varolmuşlardır. Bu eksikliklerini onlarla geleneksel muhafazakar sağ iktidarlar arasında köprü işlevi gören aydınlar ocağının tezlerini ödünç alarak kapatmaya çalışmışlardır. Ancak, 12 Eylül sonrası islamcı kesimde çok yoğun bir entelektüel faaliyet başladı. Yalnızca kendi geleneksel kaynaklarıyla sınırlı olmayan bir çalışmaydı bu. ilk elde sola açıldılar, bununla da yetinmeyip batı dünyasındaki post-modern düşünürlerle buluştular, islamcı entelektüeller giderek her tartışma ortamında beğeni ve hayranlık kazandılar. Yalnızca üst düzeyde entelejansiya yaratmakla kalmadılar, ortalama bir islamcı ortalama bir solcudan daha kültürlü ve birikimli hale geldi. Bu gelişmeler entelejansiya içindeki geleneksel sol iktidarı sarstı ve ideolojik hegemonya mücadelesinde islamcılara büyük avantaj sağladı.

Onikinci olarak, islamcı faşizm MHP dahil bütün kollarıyla birlikte şiddetten ve sokaktan uzak durmaktadır. Bu konuda kendi tabanları üzerinde sıkı bir denetim kurmuşlardır. Yer yer ürkütücü isyan provaları yapmakta (Sivas, Taksim ) ama 12 Eylül öncesi MHP gibi şiddeti sıradanlaştırmamaktadırlar. Özellikle okullarda çıkan çatışmalarda haklı zeminde olmaya dikkat etmektedirler. Demokrasi söylemlerinin olanaklarından yararlanmakta ve kitlelerdeki "şiddet yanlısı" imajlarım silmeye çalışmaktadırlar.

Ancak her şey aslına rûcu eder. Bu durum sürgit devam edemez. Kendini az çok güçlü hisseden odaktan başlayarak artık fiziksel şiddet uygulamanın zamanının geldiğine inananlar sokağa çıkacaklardır. Bu durum, kendi içlerinde iktidar mücadelelerinde bir koz olarak kullanılacağından hiçbir kesim "kafirlere" karşı göğüs göğüse kavgadan imtina edemeyecektir. Sivas'ta olduğu gibi toplu eylemlerde hep birlikte karşımıza çıkmaları da olasıdır.

Belli başlı özelliklerini yukarıda sıraladığımız islami faşizme karşı mücadele nasıl olmalıdır? Önce nasıl olmamalıdır sorusuna cevap arayalım.

Soruna devlet katında çözüm aramak beyhudedir. Medyanın çözüm olarak sunduğu merkez sağın güçlendirilmesi (ANAYOL), Kemalizm'in rehabilitasyonu (Solun birliği) ve laik cephe (milli birlik hükümeti) formülleri islami faşizmin gelişmesini durduramaz.

Merkez sağın güçlendirilmesi durduramaz çünkü: Şimdiye kadar Kemalizm ve Komünizme karşı merkez sağı desteklemiş islami cemaat yapıları içindeki kitleler artık kendi korporatist talepleriyle ortaya çıkmaktadırlar. Merkez sağ bu talepleri karşılayamaz. DYP-ANAP birleşmesi şeriatçıları güçlendirmekten başka bir şeye yaramaz.

Kemalizm'in rehabilitasyonu durduramaz; çünkü: bu projenin temeli mevcut sosyal demokrat partilerin Kemalist bir önderlik altında (Ecevit ?) birleştirilmesidir. Bu proje gerçekleşse ve merkez sağın bölünmüşlük durumunun sürmesi halinde geçici iktidar durumu sağlansa bile islami gelişmenin önlenmesi mümkün değil. Sosyal demokratlar yoksulların ekonomik taleplerini karşılayamaz. Devletin elinde Batı Avrupa'da olduğu gibi geniş kaynaklar yoktur. Devletin ana sorunu şu anki bütçesini denkleştirmektir. Yeni kaynak yaratmak yani yeni vergi koymak da mümkün değildir. Konulabilecek bütün vergiler konmuştur. Dolaylı vergilere yüklenilmesi yoksulların daha da ezilmesinden başka bir sonuç vermez. Sosyal-demokratların burjuvaziyi elindeki kaynaklardan birazından vazgeçmeye ikna etmeleri söz konusu değildir. Zaten böyle bir şeye niyetleri de yoktur. Sosyal demokratlar "bu düzen değişmelidir" söylemini terk etmiş, daha "gerçekçi" (monetarist) politikaları benimsemişlerdir. 'Eskiden sosyal-demokratları umut olarak gören kent yoksulları hızla Refah'ın adil düzenine destek verir konuma kaymaktadır.

Bütün düzen partilerinin bütünleştiği "milli birlik hükümeti" formülü ise iç-savaşı öne almaktan başka bir işe yaramaz. Ekonomik krizin derinleştiği koşullarda iktidar yürüyüşleri parlamenter yolla engellenen islami faşistler Erbakan'ın dediği gibi iktidarı "kanla" ele geçirmeye yöneleceklerdir.

Ayrıca şu faktör de unutulmamalıdır. Biz yazımızın konusu gereği yalnızca laik- Müslüman kutuplaşması eksenini ele aldık. Şu anda en az onun kadar önemli bir Türk-Kürt kutuplaşması ekseni de vardır. Buna bir de birinci-ikinci cumhuriyet tartışmalarını, ABD'nin yeni dünya düzeni projesi çerçevesinde Orta-Doğu ve Orta-Asya'ya ilgisini, Iran-ABD çatışmasını, Jirinovski'nin yükselişini, Avrupa'da yükselen faşizmi ekleyin. Sos olarak da ekonomik kriz. Siyasi tabloda ortaya çıkan kaotik yemek tam islami faşizmin ağzına layıktır.

İslami faşizmin karşısına bürokratik sosyalizmle çıkmak olacak iş değildir. Bürokratik sosyalizm faşizmle mücadele yeteneğine sahip olsaydı 70 yılın ardından Rusya'da Yeltsinleri, jirinovskileri görmezdik. Bürokratik sosyalizm islami faşizmin esin kaynaklarından biridir.

Yapılması gereken, sivil toplum içinde faşizme karşı "ideolojik hegemonya" mücadelesidir. Bu mücadelenin yoğun bir biçimde şiddet içereceği şimdiden öngörülmelidir. Faşist saldırılara hak ettiği sertlikte karşılık verilmelidir. Ancak, at izinin it izine karışmamasına da dikkat edilmeli, hedef iyi tespit edilmeli, meşru zeminden ayrılmamalı (buradaki meşruiyetin ölçüsü anarşist ahlaktır), islami faşist odaklarla bu düşüncelerin etkisi altındaki kişiler ayırt edilmelidir.

İdeolojik hegemonya mücadelesinin ilk adımı islami Faşizmin ideolojik teşhiridir. Korporatizmin, yani zenginlerle yoksulların uyum içinde yaşamasının olanaksızlığı vurgulanmalıdır. Bu bağlamda, yoksulların kapitalizme karşı doğrudan eylemleri ve öz-örgütlerini oluşturmaları teşvik edilmelidir. Devrimcilere çağrı! Yeniden tozlu, çamurlu gecekondu yollarına...

Faşizmin köle ahlakı sürekli teşhir edilmelidir. Burada kilit kavram "vekalettir". Faşistler yoksullara "adil düzen" vaat etmekte karşılığında mutlak itaat talep etmektedirler. "Adil düzenin" ne kadar adil olduğu tartışması bir yana gerçek bir adil düzen başkalarına vekalet çıkartılarak kurulamaz. "Adil düzen" dümeninin tek başına teşhiri de fazla işe yaramaz, çünkü kendilerini yalnızca profesyonel politikacılar tarafından üretilen seçenekler arasında seçim yapmakla yükümlü sayan yığınlar inanmak istedikleri için inanmaya devam edeceklerdir. Reel-sosyalist projelerle îslami faşizmin aynı vekalet kulvarında yarışmak da çözümsüzlüktür. Bu projelerin de despotizmin bir başka türü olmaları bir yana, halkın islama olan kültürel yakınlığı, ki bu yakınlık yüzünden yıllarca soldan uzak durmuştur, yenilgi anlamına gelir. Yapılması gereken köle ahlakı yerine özgürlükçü ahlakı geçirmek, bu bağlamda islami bir kültür olarak benimsemiş insanlara İslami n heterodoks yorumlarını (Alevi-Bektaşi-Tasavvufi) önermek ve halka öz-örgütlerini oluşturarak istemlerini doğrudan eylemle hayata geçirmesini telkin etmek. Başarılı olacağı su götürür de olsa uğruna çaba harcamaya değer bir perspektiftir bu. Başkaca da bir çıkış yoktur.

En sonu, devrimciler halkın modernizme karşı toplumsal dayanışma ihtiyacına tekabül eden cemaatleşme eğilimini artık anlamalıdırlar. Modernizmin savunucuları olmayı derhal terk edip devrimci cemaatler oluşturmalıdırlar.

Şu kesinlikle saptanmalıdır, sayıları 104'ü bulan ve hepsi de önce soliçi sonra da ülke çapında iktidara talip "sol" siyasi merkezlerin bu mücadelede yeri yoktur. Faşizme karşı mücadele semtlerde, okullarda, fabrikalarda yerel güçlerce gerçekleşecektir. Bu sert mücadele devrimciler arasındaki kardeşliği gereksinir. Bu siyasi merkezler sonu gelmez iktidar talepleriyle bu kardeşliği tahrip ederler. Hem de ne adına, merkezde yer alan bir avuç profesyonel devrimcinin egolarının statü ihtiyacını tatmin adına! Merkezler ve liderlere ihtiyacımız yok! Vekaletçi ve vesayetçi politikaya hayır! Faşistleri eleştirdiğimiz noktada onlarla aynı konuma düşmeyelim. Halkın öz-örgütlerini yaratmak için seferber olalım!

İslami faşizme karşı direniş için otonomlar oluşturalım !

  Etkinlik Takvimi
Aralık
    123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Kasım Ocak


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

a010
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : No War Song
Diğer

  Linkler
Yabanıl
Otonom-X
Kara Güneş
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız