Milliyetçilik alçakların son sığınağıdır.

Samuel Johnson

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Apolitika - Sayı 1

Batı Alman ekolojik hareketine üçüncü dünyacı bir bakış Yazar : Saral Sarkar

Birinci dünyadaki ekolojik hareketlerin başarısı üçüncü dünyadaki hareket için hayati öneme sahiptir. Endüstriyel toplumlar her zaman baskın global gelişme modelleri oluşturmuşlardır ve endüstrileşme paradigması birinci dünyada reddedilmedikçe Üçüncü dünyanın ekolojik felaketlerle dolu endüstriyel gelişme yolunu terk etme şansı çok azdır. Eğer kuzeydeki ekolojik hareket Güneyle dayanışma konusunda ciddiyse yalnızca endüstriyel büyümeye adanmışlığı ortadan kaldırmakla yetinmeyip endüstriyi geriletmenin de bir yolunu bulmak zorundalar.
Aslında, son on yılda Batı Almanya'daki ekolojik ve "yeşil-alternatif" hareket büyüme-karşıtı, endüstri-karşıtı bir perspektiften uzaklaşmıştır. Tabi, hareketin "merkez komite" kararları ya da belirgin bir programı olmadığından bunu kanıtlamak zordur. Ama hareket içindeki birçok kişi ve gurubun yayınladığı kitap, gazete, makale, tez, çözümleme ve program yığınına baktığınızda değişiklik açıkça görülür.

Üretimi Azaltmak
" Refah Tuzaklarının Ötesindeki Yollar" adlı 1977 basımlı çalışmalarında Binsvvanger, Geiss-berger ve Ginsburg, yenilenemez kaynakların tüketimini adım adım stabilize etmek niyetiyle kısa dönemli politika olarak "niteliksel büyümeyi" savundular. Aynı zamanda şunun da farkındaydılar: ....yenilenemez kaynakların sabit bir hızla sömürülmesi bile zamanla stokları tüketeceğinden niteliksel büyüme sonsuza dek sürdürülemez... Bu yalnızca zaman kazanmamız için gereklidir. Bu arada toplum kendisiyle yüzleşerek gelecek kuşakların yaşamını ve güvenliğini garantileyecek yeni yaşam biçimleri geliştirecek ve hayata geçirecektir.
Yani uzun dönemde "kendine yeterli cemaatleri" ve "yalnızca yenilenebilir kaynakların kullanımına dönüşü" hedeflediler. Binsvvanger ve arkadaşları böyle kendine yeterli cemaate "yumuşak geçişi" hazırlamak için "genişlemiş aile-cemaatlerinden" oluşan küçük "iletişim ağları" önerdiler. Bu küçük ağlar desentralize "temel hizmetleri" sağlamalı böylece "emeğin bölünmesi üzerine kurulu ekonominin insafına kalma durumuna" son vermeli ve "devletin sosyal hizmetine bağımlılığı" azaltmalıydı.
Ekoloji aktivistlerinin 1978 toplantısında ortaya atılan fikirler Hartmut Bbssel tarafından "Yurttaş inisiyatifleri Geleceği Şekillendiriyor" adlı çalışmada özetlenmiştir. Kaynakların dağıtılması konusunda Bossel şunları yazıyor:
Adil dağıtım ilkesi evrensel olarak tanınacaktır. Zamanla zengin ulusların, yoksul ulusların daha da yoksullaşması pahasına sürekli daha zengin olduğu "gelişme" son bulacaktır. Kaynaklar, mallar ve hizmetler öncelikle yoksulluk ve azgelişmişliğin en çok olduğu yerlere akacaktır.
Aktivistler total üretim hacminin düşeceğini ve genelde bireylerin ara sıra kullandığı malların ortaklaşa ya da ödünç alma temelinde kullanılacağını varsaydılar. Aynı zamanda "enerji ihtiyacının yenilenebilir teknolojilerle karşılanabilecek düzeye indirilebileceği" umulmuştu. 1978'te kurulan Grune Aktion Zukunft (Yeşil Gelecek Aksiyonu) isimli ekolojik parti benzer görüşleri manifestosunda belirtmişti. Bu parti "dengeli ekonomi" ve "devirli teknolojileri" savunuyordu. Batı Alman ekonomisinin dünya pazarına bağımlılığının azaltılması gerektiğini ve yiyeceğin esas olarak kendi topraklarından sağlanacağı şekilde düzenlenen tarımın yaşamsal öneme sahip olması gerektiğine inanıyordu. Desantralizasyonun ve emek-yoğun el sanatlarının desteklenmesini talep ediyordu.
"Her şey daha basit olmalı; insanlar, yönetim, teknoloji, trafik. Ancak o zaman daha fazla özgürlüğe sahip olabiliriz ve tüketime zorlanmaktan, başaramama korkusundan, ve bunlardan kaynaklanan stresten, nevrozdan ve diğer sıkıntılardan daha az acı çekebiliriz."

Yetinme Perspektifi
1970'lerin ikinci yarısında yukarıdaki alıntılarda da belirgin olduğu üzere ekoloji hareketi içinde radikal düşünce (Batı Almanya'da şimdi" yetinme perspektifi" olarak isimlendiriliyor ) baskındı. 1980'lerde asıl radikal alternatifte ısrar bir biçimde yerini ekolojik krizin yeni teknolojilerle ve endüstriyel toplumun ekolojik yeniden yapılanmasıyla çözüleceği inancına bıraktı. Ekolojinin Yitik Masumiyeti adlı kitabında alternatif hareketin etkili siyasetçi ve teorisyenlerinden Joseph Huber, "kutsal" olmasa da "pratik" bulduğu "endüstri ile ekolojinin ittifakı" görüşünü ortaya attı.
"Eğer ekolojinin bir geleceği varsa endüstriyel biçimdedir ve endüstri ancak ekolojik olursa bir geleceğe sahiptir. Dünyanın yüzeyi tabi ki sınırlıdır ancak.insanlık ve ekoloji gerçeklikte
geliştirilebilecek açık sistemlerdir.
"Huber'e göre tolere edilebilecek kirliliğin sınırları nesnel olarak saptanamazdı; Huber şu sonuçlara varıyordu:
"Açıktır ki daha uzun bir zaman ne çevre kirliliği ne de onun yol açacağı fazladan birkaç milyon ölüm endüstriyel sistem için nesnel bir sınır oluşturmayacaktı.Ekolojik tahrip bilimsel
ve teknolojik bakış açısından dayanılmaz olduğundan değil insani bakış açısından dayanılmaz olduğu için durdurulmalıdır."
Bu hoş fakat saçma ayrımın amacı görüldüğü üzere , endüstriyel sisteme imanı tazelemek ve böylece ekolojik krize teknolojik yaklaşımı meşrulaştırmaktır. Aslında Huber gerçekte bir ekolojik kriz olmadığı yalnızca bir ekonomik kriz olduğu sonucuna varmıştı. Petrol, kömür ve çelik üzerine kurulu eski endüstri çağı kapanıyordu ve onun yerine mikro elektronik, genetik ve biyoloji mühendisliği, alacak; güneş ve diğer ekolojik teknolojiler süper endüstriyel patlama yapacaktı. Endüstri daha az hammadde gereksinecek ve daha az kirletecek; enerji ve hammadde güneşin tükenmez kaynağından ve biyokütlelerden sağlanacaktı. Ekolojiyle endüstriyalizm arasındaki çelişki böylece aşılacaktı. Huber'in görüşüne göre,, "endüstriyel sistem içinde alternatifler vardır ama onun alternatifi yoktur." Huber yakında dünyadaki kaynakların dağıtımı konusunda sert bir kavganın kopacağını saptadı ve şöyle dedi:
"Kimin kaybedeceği açıktır sahip-olmayanlar. Pahalı şeyleri alacak paraları yoktur, onlar bu ülkenin lanetlileri ya da üçüncü dünyanın paryalarıdır.... hiçbir durumda içten pazarlıklı iyimser Herman Kahn'ın yeryüzü cenneti olmayacaktır. Ya da daha önce çok iyi bilinen biri, bir yeryüzü cenneti, olacaktır ama bu da sahip-olmayanlar için değildir."
Huber gene de Üçüncü Dünyanın sorunları konusunda şaşırtıcı biçimde iyimserdir. "Üçüncü dünya halkları proleter statülerini aştıklarında ve bütün dünyanın yeni psikolojik, biyolojik ve ekolojik ilkeleri izleyerek tamamen endüstrileştiğin-de", yeni çağın geleceğini müjdeliyordu. Huber,bu arada, endüstrileşmeden kimin kazanacağı kimin kaybedeceği ya da toprakları endüstriyel kaynakların temini için kaçınılmaz olarak ellerinden alınan köylülere ne olacağı gibi konuları es geçiyordu. Sistem içi bir alternatif Ekolojinin Yitik Masumiyetinden uzun alıntılar yaptım çünkü 1980'lerin başlarından itibaren ekolojik çevrelerde dolaşan fikirlerden birçoğu bu kitapta sistemli olarak ele alınıyordu. 1980'de, 300-400 ekolojik gurubun şemsiye örgütü olan Ekolojinin Korunması için Yurttaş inisiyatifleri Federasyonu "Batı Almanya'da Ekolojik Bir Plan îçin Talepler Katalogu" yayınladı. Burada açıkça " ekolojik ekonomi hedefinin, ekolojinin teknolojik korunması alanında izole ölçütlere bağlı olamayacağı ancak ve ancak ekolojinin gereksinmelerinin tüm ekonomik ve toplumsal politikaların iskeleti haline gelmesi halinde gerçekleşeceği" vurgulandı. Ama gene de şunu iddia etmekten geri durmadı: "Ekolojik yönelimli ekonomi hiçbir şekilde 'sıfır büyüme' anlamına gelmez, yalnızca kirleticilerin toplumsal olarak yıkıcı büyümesi tersine çevrilmelidir."
Federasyon, hava,su ve gürültü kirliliğini azaltmak için "birkaç yüz milyar marklık ödenek" talep etmekte ancak böyle devasa miktarların yıkıcı endüstriyel aktiviteyle kazanılabileceğini ya da bunun kirliliği kaynağında önleme politikası olmayıp önce kirliliğin gerçekleşmesini sağlayıp sonra onu ortadan kaldırma politikası olduğunu belirtmeyi unutmaktadır. Gene aynı Talepler Kataloğunda eğer önerileri benimsenirse yüzbinlerce yeni iş olanağı açılacağına dair argümanlar yer alıyordu.
Ekolojinin yitik masumiyeti'nin yayınlandığı 1982 yılında Batı Almanya'da resmi işsiz sayısı iki milyonu aşmış ve ekoloji hareketi işsizlik sorununu aşmayı ana görevlerinden biri olarak görmeye başlamıştı. 1982'de "Geleceğin iş hayatı: Kitlesel işsizlikten ve ekolojik tahribattan kurtulma yolları" başlıklı bir yeşil-solcu kongre toplandı. Ertesi Ocak da Yeşil parti "Sindelfingen Programı" olarak bilinen programı benimsedi. Programın başlığı: " Anlamlı çalışma ve dayanışma içinde yaşamak: işsizlik ve refah devletinin kötü yönetilmesine karşı program" Hem "Geleceğin İş Hayatı" kongresinde hem de "Sindelfingen Programında" önerilen görüşler varolan endüstriyel sistemin çatısı üzerinde yükseliyordu. Ekolojik kriz ikincil olarak görülüyor, çevrenin yenilenmesine yoğun yatırımlar yapılarak yeni iş alanları açılması ve böylece işsizliğin önlenmesi öngörülüyordu.

Politik İktidara Katılım
1985'te, anti-nükleer harekette önder rol oynayan Joe Leinen Saarland eyaleti Sosyal-Demokrat hükümetinde Ekoloji Bakanı oldu. Keza Yeşil Partinin önde gelen üyelerinden Joschka Fischer Hessen'deki Sosyal Demokrat-Yeşil koalisyon hükümetinde Ekoloji Bakanlığına atandı.
Yeşil aktivistlerin politik iktidara katılımları onların devlet politikalarında da "ufak" değişikliklere yol açtı. Hem Fischer hem de Leinen mesailerini Hessen ve Saarlandın çöplerini ve zararlı atıkların Almanya içinde ve dışında boşaltacakları yeni alanlar aramaya ayırdılar! Yeşil Partinin giderek artan hevesle koalisyonlara katılması ve politik sürecin ana akımıyla bütünleşmesinden hayal kırıklığına kapılan Rudolph Bahro ve takipçileri 1985'te partiden ayrıldılar. İstifa dilekçesinde Bahro artık Yeşil Partinin ekolojik bir pozisyonu olmadığını iddia etti.
Sanki Bahro'nun haklılığını kanıtlarcasına Yeşil Parti ertesi yıl detaylı bir kısa dönem program benimsedi: "Endüstriyel toplumun yeniden yapılanması: İşsizlik, yoksulluk ve ekolojik tahribatı -engelleme programı" "Umbo-program" adı verilen bu metinde Yeşil parti açıkça endüstriyel toplumun içinde bir çözüm arıyordu. Parti'nin ekonomik felsefesinin bazı bölümleri nasılsa belirsiz bırakılmıştı. 1983 "Sindelfingen Programında" parti hala isteksizce de olsa şunları diyebiliyordu.
"Yeşil parti diğer endüstriyel uluslarda olduğu gibi Batı Almanya'da da endüstriyel üretimin çok az değil çok fazla; kitlesel üretimde kullanılan enerji ve hammaddenin çok fazla, zehirli kirleticilerin üretiminin çok fazla, çok fazla plastik ve çok fazla beton olduğu inancındadır" 1986 Umbo-programındaysa vurgulanan şudur: ....ekolojik ekonomik politika her alanda ekonomik büyüme amacından kendini bağımsızlaştırır. Ancak bunu yaparken kendini dogmatik olarak "sıfır büyüme" politikasına tabi kılmaz; genel ekonomik çöküş ve endüstriyel sistemin dışına çıkıştan söz etmez....Ekonominin bazı kollarının batması bunların yerine diğer kollarının büyümesi arzulanır.
Umbo-program çelişkilerle doludur; bir yandan "tüketim ve yaşam tarzlarında değişiklik olmadan yeniden inşa olanaksızdır" der, öte yandan da "ekolojik yeniden inşanın ancak iş güvenliği ve gelirlerde herhangi bir azalma olmayacağının garanti edildiği koşullarda olanaklı olduğunu" ileri sürer. Program aynı zamanda "ekolojik yeniden inşanın alt ve orta sınıfların satın alma gücü üzerindeki etkilerinin en azından net gelirlerini arttırarak dengelenmesini" savunur.
Tek başına ele alındığında Umbo- programdaki önermelerin birçoğu ekoloji kaygısı taşıdığı izlenimi verir. Ancak, eşitsizlikleri dengelemek için sıfır ekonomik büyüme tezini bile savunmayan, Avrupa'nın en zengin ulusunun halk çoğunluğunun şu anki satın alma gücünü koruma peşinde koşan bir program ekolojik bir program olarak adlandırılamaz.
Yeşiller imkansızı istiyorlar ! Sıfır maliyetle ekolojik ekonomi. Doğayı tahrip etmeyen, Üçüncü Dünya halklarını ve gelecek kuşakları sömürmeyen bir ekolojik ekonomiden bahsetmek aşikar bir kandırmacadır. Yeşiller Batı Almanya'daki endüstriyel toplumun yeniden yapılanmasının finansmanının şu anki gayrı safi milli hasılanın yeniden dağıtımı yoluyla gerçekleştirilmesini savunurken bu iş için gereken miktarın ancak doğanın tahribine, Üçüncü Dünyanın ve gelecek kuşakların sömürülmesine gelecekte de devam edilmesiyle sağlanabileceği gerçeğini unutuyorlar.

Tüketici Yurttaş
Yeşil parti üyelerinin yaklaşık yüzde kırkını temsil eden "realo" ya da gerçekçi kanat hareketi yönlendirmektedir. İki realo teorisyen Yeşil partinin seçmenlerin yüzde kırkını oluşturan "yeni orta sınıfın" çıkarlarını temsil etmesi gerektiğini yazdı. Şubat 1988'de "realos"lann baş sözcülerinden biri "ekolojik pazar ekonomisini" savunan çok sayıda teorisyenle birlikte Yeşil Parti'nin amacının "ekolojik kapitalizm" olması gerektiğini söyledi. Birkaç ay sonra realolar "Yeşil reelpolitiğin görev bildirgesini " sundular, buna göre Yeşil Politika şu kesimleri kapsamaya çalışmalıdır:.... yalnızca atom enerjisini ve ekolojik çılgınlığı protesto etmekle kalmayıp toplumdan dışlanan azınlıklar ve yoksullarla da dayanışma içinde olabilen ama öncelikle bireysel yaşam planlarıyla ilgili kentli, liberal, tüketici yurttaş."
Hareket 1970'lerin ortalarında temel gereksinimlerin doyurulmasına vurgu yaparken 1980'lerin ortalarından itibaren vurgunun yönü yaşam standartlarını düşürmeden ekolojik krizin üstesinden gelmeye doğru değişti. Sonunda Hessen Ekoloji bakanıyken Joschka Fischer ulusal bir günlük gazeteye verdiği ilanda "kişilerin alıştığı konfordan vazgeçmeden de " nükleer enerjinin dışına çıkmanın mümkün olduğunu belirtti. Çernobil felaketi sonrası yapılan tartışmalarda ekoloji hareketinin sözcüleri o tarihte faaliyette bulunan bütün nükleer santraller kapatılsa bile Batı Almanya'nın total elektrik gereksiniminin yalnızca termik santrallerin tam kapasite çalıştırılmasıyla karşılanabileceğini kanıtlamaya çalıştılar.
Eğer bu önerileri global ölçekte gerçekleşseydi, bunun hava kirliliği ve CO2 emisyonlarını arttıracağı, petrol fiyatlarını arttırarak Üçüncü Dünya ülkeleri üzerinde olumsuz etkileri olacağı gerçeğim gene es geçtiler. Enerji tasarrufu tartışıldı, ancak burada da söz konusu olan tüketimi kısarak enerji tasarrufu değil eski teçhizatı yenilemek ve daha enerji-etkin teknolojiler kullanmak üzere devlet güdümündeki projelerle gerçekleştirilecek enerji tasarrufuydu. Bu endüstriyalizme uyum sürecinin son adımı, Joschka Fischer'in 1989 yılında yayınlanan kitabıdır. Fischer bu kitapta çevrenin korunması için gerekli devasa paraları elde etmek için Batı Alman ekonomisinin patlama yapmak zorunda olduğunu öne sürüyor.
Tabi hareket içindeki herkes "yetinme perspektifini" terk etmiş değildir ama şurası açık ki, hareket bir bütün olarak hedeflerini değiştirmiştir. Değişimin hızı şaşırtıcıdır, ama değişimin kendisi değil. Çünkü "yetinme perspektifi" endüstriyel toplumun yurttaşlarının şu anki ayrıcalıkları ve refahlarından büyük ölçüde fedakarlık yapmalarını gerektiriyordu. Bu zordur ve popüler değildir. Ancak ekolojik hareket bütünüyle parlamento dışı olduğunda bu popüler olmama durumu sorun yaratmaz.
Hareket içinde gerçekten samimi olarak kriz -sorunu üzerine düşünenler "yetinme perspektifine" varmaktan kaçınamazlar ve inançlarını belirtmekte tereddüt etmeleri için hiçbir neden yoktur. Ancak bu parlamenter masumiyet 1980'lerde Yeşil Partinin kurulmasıyla sona ermiştir. Oy oranını arttırma kaygısıyla parti giderek artan popüler olmayan politikaları terk edip popüler politikalar benimseme baskısıyla karşılaşmış ve hareket genişledikçe "yetinme perspektifinin" zemini daralmıştır.
Bu perspektif değişikliğinin bir başka nedeni de çok sayıda solcunun hareket içinde baskın roller almasıdır. Teknolojik gelişmeye imanları, sosyalist/komünist toplumun ön-koşulu olarak
maddi refah ve yüksek üretkenliğe biçtikleri değer, işçi sınıfını devrimin ya da en azından sos-yo-ekonomik değişikliğin temeli olarak gören bakış açıları ekolojik sınırların ayırtına varmalarıyla' sallanmıştır. Ancak günümüzde endüstriyel toplumun ekolojik yeniden yapılanma olasılıklarının ortaya çıkması, bir biçimde çevre dostu süper endüstriyel atılım olasılığının görünmesi onların içinde bulunduğu ikileme çözüm getirmiştir.

Meşru gereksinimler ve ekolojik sınırlar
Fakat bu perspektif değişikliğinin bütün nedenlerini anlamak için biraz daha derinlere gitmek gerekir. Ekolojik hareket insan ihtiyaçlarının sınırsız olduğu teziyle hesaplaşmıştır. Ancak hareket içindeki insanların "meşru gereksinim" anlayışları tamamen keyfi ve sübjektiftir. Objektif bir tanım ancak gelecek kuşakların beklentilerini tehlikeye atmadan dünyadan neyi ne kadar alabileceğimiz üzerine temellenebilir. Meşru ihtiyaçlar tanımı bu yüzden verili bir bölgenin ekolojik çevresine ve kaynaklarına göre değişkenlik gösterecektir.
T. Stryck ve H.Wiesenthal Komün 9 (1987) adlı çalışmalarında ortaya koydukları gibi bu durum bir sorun yaratmaz çünkü kişinin yaşamını sürdürebilmesi için doyurulması zorunlu ihtiyaçları hem sayıca azdır hem de düşük düzeydedir. Bunlar başlıca yiyecek ve diğer insanların sevgisidir. Bu yüzden bu ihtiyaçları giderme sahası çok geniştir. Ancak hareket içindekileri çoğu başka kıstaslar kullanmaktadır.
Örneğin, alternatif ekonomik girişimlerde kazanılan para düşük olduğunda yapılan tartışmalarda bu "düşük" oranın ancak Bayer, Krupp ve Siemens gibi firmalardaki ücretlerle karşılaştırıldığında düşük olduğu göz önüne alınmamaktadır. Bu firmalar çevreyi tahrip eden, sömüren bu yüzden de "verimli" üretim yapan kuruluşlar olduğundan yüksek ücret ödeyebilmektedirler.
1970'lerin ikinci yarısında birçok inançlı aktivist hareket içinde değerlerin değişmekte olduğunu, bu yolla da bütün Batı toplumunun bütünüyle değişeceğini umuyorlardı. Binsvvanger ve arkadaşları, "politik bilincimiz ve değerlerimiz-deki uzun erimli değişikliklerin toplumsal ilişkilerimizi de değiştireceğini ve ekonomik sistemimizi de etkileyeceğini" umuyorlardı. Bossel de savunduğu yönde "güçlü bir sosyal baskı yaratmasını" beklediği değerler değişimini gözlüyordu. Hatta Amerikan araştırmacı Ronald Inglehart "sessiz devrimden" söz ediyordu. Karl-Werner Brand Inglehart'ın tezini şöyle özetliyor: "Maslovv'un gereksinimler hiyerarşisi teorisine dayanan Inglehart maddi... geresinimler karşılandığında kendini gerçekleştirme, katılım, estetik gereksinimler vb. öne çıkar. Orta sınıf kökenli ve eğitimli, çocukluk ve gençliği savaş sonrası yılların ekonomik refahıyla yoğrulmuş nüfus gurubunda post-materyalist değerler bu yüzden daha ön plandadır."
Bu saptamalar doğru ama ne değerlerde değişime işaret ediyor ne de bir devrime. Maddi refah öncelikle karşılandıktan sonra post- materyalist gereksinmeler basitçe listeye eklenmiş. Refahın kendisi sorgulanmamış. Geriye dönüp baktığımızda hareket içindeki aktivistlerin olduğu kadar halkın ekolojik bilincinin de abartılmış olduğu görülmektedir. Bu bilinç belirgin biçimde yayılmıştır ama derinlikten yoksundur.

Demokrasi, Özgürlük, Özgürleşme
1970'lerde bazı Alman yazarlar ekolojik krizin çatışmalar yaratacağını ve toplumsal düzensizliğe yol açacağını, bu durumun da bir diktatörlüğü zorunlu kılacağını ileri sürdüler. Ancak yazar Johano Strasser ise sürekli büyümeye endeksli bir ekonomide demokrasinin olanaklarını tartışma konusu yaptı. Gelişmiş endüstriyel ülkelerde daha fazla ekonomik büyüme olmadan şu anki refah düzeyini korumak demokrasi ve özgürlüğü savunmak için zorunlu görüldü.
1984'te "kendini-sınırlama ve özgürleşme ikileminde ekoloji" başlıklı bir Yeşil solcu kongre toplandı. "Doğa özgürleşme ve gelişme sürecine izin verecek şekilde mi yoksa yalnızca çelik kurallarına uyuma izin verecek şekilde mi yapılanmıştır. Yani ekolojik politika sınırlama, tutumluluk ve toplumun gelişmeden arındırılması mı olmak zorundadır?" sorusuna cevap arandı.
Eğer hammadde kaynaklarının tükenmesine ve ekolojik krize rağmen insanlık "Amerikan hayat tarzını" yaşamak için uğraşırsa o zaman karamsarlar haklı çıkacaktır. Eğer özgürleşme böylesi yüksek bir yaşam düzeyine gereksiniyorsa bu yalnızca küçük bir azınlığın ayrıcalığı olacaktır. O halde insanlığın geri kalanı zorla bu olanaktan uzak tutulmalıdır. Ancak Sahlin'in yazdığı gibi "refah sorununa iki şekilde yaklaşılabilir. Arzular ya daha fazla üretilerek doyurula-bilir ya da daha az isteyerek." ikinci olasılığı benimsemek kesin olarak ikilemin dışına çıkmak demektir. Çalışma içinde özgürlüğü aramalıyız, "çalışma"dan Özgürleşmeyi (Çevirmenin notu: Sarkar'ın burada kastettiği çalışma ücretli emek değil, efor sarf etme anlamında çalışmadır) değil; kendini-gerçekleştirme ve özgürleşme gündelik hayatın dışında değil içinde olmalıdır. Mutluluk artık bireysel maddi refahla ilgili bir kavram olarak değil insanların birbirleriyle ilişkileri ve toplumsal durum olarak anlaşılmalıdır. Bu, toplumun geriletilmesi (dedevolepment) olarak adlandırılamaz. Tam tersine bu durum toplumun hakiki gelişmesidir.
(Saral Sarkar yıllarca Hindistan'da Almanca öğretmeni olarak çalıştı. 1982'de Almanya'ya yerleşti. 1989'a kadar Yeşil Parti içinde aktif olarak çalıştı.)

Çeviri: Macit Tan

  Etkinlik Takvimi
Kasım
  12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930   
Ekim Aralık


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

a40
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : No War Song
Diğer

  Linkler
Anarkom
Solucan Fanzin
Antifa İzmir
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız