Hiçbir hükümet faşizmi yok etmek üzere savaşmaz. Burjuvazi, güç elleri arasında kayıp gittiğinde, ayrıcalıklarını tekrar kazanmak için faşizmi diriltir.

Buenaventura Durruti

    
Anasayfa | Gündem | Arşiv | Haberler | Etkinlikler | Emek Mücadeleleri | Tarihte Bugün | Fotoğraf | Müzik | Video | Linkler | Arama | İletişim
  Arşiv
Arşiv - Dergiler - Kara Kızıl Notlar - Mart Nisan Mayıs 2005

Anarşist Komünizm Yazar : Pyotr Alekseyeviç Kropotkin

Bu metin anarşizmin önde gelen düşünür ve eylemcilerinden olan Pyotr Kropotkin’in (1842-1921) temel metinlerinden birinin bir bölümüdür. Kropotkin anarşizm ile 1.Enternasyonal yoluyla tanışmış, 1874 Rusya’da tutuklanmış, 1976’da Avrupa’ya kaçmış ve kırk yıl kadar sürgünde yaşamıştır. Anarşist kurama önemli katkı sağlayan eserlerinin çoğunu bu dönemde yazmış, harekette aktif bir militan olarak yer almıştır. 1917 Şubat devriminin ardından Rusya’ya dönmüş, Bolşevikleri anarşizan bir bakış açısıyla eleştirdiği dört senenin ardından 1921’de ölmüş, Bolşevik iktidara karşı anarşistlerin son kitlesel gösterisine dönüşen cenaze töreni ile toprağa verilmiştir.

Bir yandan anarşist komünizmin bayraktarlığını yapan, öte yandan insan doğasına aşırı güveninden kaynaklı kendiliğindenci bir politika anlayışını benimseyen Kropotkin’in bu metni ilk kez 1887’de İngiltere’de basılmıştır.

Anarşistlerin çoğu, bireysel çabaların karşılığının ödenmesine en uygun ve tek adil çözüm olarak Komünizmi görürler. Bir zamanlar, tarımla uğraşan bir aile evde üretilen bir şeylerin ticaretiyle desteklenirken, yetiştirdikleri tahılı ve dokudukları pamuk örgü giyside kendilerinden başka kimsenin emeği olmuyordu. Böyle bir bakış açısı pek doğru olmasa bile, ortak çabayla düzenlenmiş ormanlar, inşa edilmiş yollar vardı; hatta, halen birçok köy topluluğunda görüldüğü gibi, aile topluluğun sürekli yardımını alıyor da olabilirdi. Fakat şimdi, her sanayi dalının bir diğerini desteklediği sanayinin son derece iç içe geçtiği mevcut koşullarda, bu tür bireyci bakış açısı artık tutunamaz. Bu ülkenin demir ticareti ve pamuk sanayii bu kadar yüksek bir gelişme derecesine erişmişse, bunu, büyük ya da küçük binlerce diğer sanayinin paralel gelişmesine, demiryolları sisteminin yaygınlaşmasına, hem yetenekli mühendisler hem de emekçi kitleler arasında bilgi artışına, İngiliz üreticiler arasında yavaş gelişen örgütlenme eğitimine ve her şeyden önce, binlerce mil ötede gerçekleştirilen çalıma sayesinde büyüyen dünya ticaretine borçludur. Süveyş kanalı açarken koleradan ölen ya da St. Gotthard Tüneli’nde “tünel rahatsızlığı”ndan ölen İtalyanlar, Manchester’da bir makine başında erkenden kocayan İngiliz kızlar gibi, bu ülkenin zenginleşmesine katkıda bulundular; bu kızların payı makinelerimizde el emeğine olan ihtiyacı azaltacak bir iyileştirme yapan bir mühendisindekinden az değildir. Etrafımızda biriken zenginliklerde bu kişilerin her birinin gerçek payının ne olduğunu nasıl tahmin edebiliriz?

Zalim bir efendinin yaratıcı dehasını ya da örgütlenme kapasitesini hayran olabiliriz fakat kabul etmeliyiz ki, tüm bu deha ve enerjiyi, İngiliz emekçiler, İngiliz mühendisler ve güvenilir yöneticiler yerine Moğol çobanlar ya da Sibirya köylüleriyle iş yapmakta harcasalar da, gerçekleştirdiklerinin onda birini bile gerçekleştiremezlerdi. Ev sanayisinin bir dalını teşvik ederek başarı kazanmış bir İngiliz misyoneri, ertesi gün, başarısının gerçek nedenlerini ne olduğunu kendi kendine sorduğunda cevabı şu olacaktır: “Söz konusu işletme dalı için her zaman doğru insanı aradım ve ona tam bağımsızlık verdim. Elbette, genel denetimi kendi elimde tutum”. Sonraki soru şudur: “Böyle birini bulamadığım oldu mu?” “Asla.” “Fakat, sanayi kattığım yeni dallarda bazı yeni keşifler istedim.” “Kuşkusuz; patent satın alırken binlerce pound harcıyoruz.”

Bu küçük söyleşi, bence başarılı sanayilerinin yönetimine milyonlar bağışlayarak “bireysel çabaların uygun biçimde ödüllendirilmesi”ni savunanların aktardığı bu sanayi gelişimlerinin gerçek durumlarını özetlemektedir. Çabaların gerçekten “bireysel” olmaktan ne kadar uzak oldukları açıkça ortadadır. Bir insanın kendi çabalarını başkalarına tüm boyutlarıyla göstermesini sağlayan, kimi zaman ise bunu göstermekten alıkoyan binlerce koşul bir yana; aynı işverenlerin güvenilir bir yönetici ve yetenekli işçiler bulamadıklarında, binlerce keşif bu ülkenin sayısız sakinin düşüncelerinde yeni bir mekanik gelişim teşvik etmediğinde, aynı kapasiteler aynı sonuçları getirir miydi sorusunu sormak gerekir. İngiliz sanayisi İngiliz ulusun ürünüdür- hatta, Avrupa ve Hindistan ile birlikte- tek tek bireylerin değil.

Anarşistler, üretim üzerine bu sentetik bakışı desteklerken, kolektivistler, her kişinin zenginliklerinin üretiminde harcadığı işgücü saatinin orantılı olarak ücretlendirilmesinin ideal, en azından ideale yakın bir toplum olacağı düşüncesinde değillerdir. Her bir metanın değişim değerinin onu üretimi için gerekli işgücü miktarıyla gerçekten ölçülmekten ne kadar uzak olduğu tartışmasına burada girmeden –bu ayrı bir inceleme konusudur- kolektivist idealin, üretim için gerekli olan şeylerin ortak mülk olmadığı bir toplumda bize yalnızca gerçekleşemez geldiğini söyleyebiliriz. Böyle bir toplumu tümüyle terk etmek zorundadır. Kolektivist okulun yumuşatılmış bireyciliğinin topraklar ve makinelere ortaklaşa sahip olmanın gerektirdiği kısmi komünizmle bir arada olması imkansızdır; tabii, güçlü bir yönetim tarafından dayatılmadıkça mevcut üretim sistemi üretim için gerekli olan şeylerin bir avuç insan tarafından sahiplenilmesiyle büyütmektedir; şu an ki kapitalist üretimin büyümesi için bu gerekli koşuldur; işçiye üretimin tüm değeri ödenmeye çalışılsa ve işgücü saati çekleri paraya ikame edilse bile, bu uzun süre yaşayamaz. Üretim için gerekli araçların ortak mülkiyeti ortak üretimin meyvelerinden ortak yararlanmayı gerektirir ve toplumun adil örgütlenmesinin, her türlü ücret sistemi terk edildiğinde ve tüm kapasitesiyle ortak refaha katkıda bulunan herkes, ihtiyaçlarının olası tüm boyutları için toplumun ortak deposundan yararlandığında ortaya çıkabileceğini kabul ediyoruz.

Bununla birlikte, komünizmin yalnızca toplumun arzulanabilir bir hali olduğu değil, modern toplumun büyüyen eğiliminin, çelişik bir biçimde bireycilik büyüyor gibi görülse de, özellikle komünizme –özgür komünizme- doğru olduğunu da ileri sürüyoruz. Bireyciliğin büyümesinde (özellikle son üç yüzyıl boyunca) bireyin sermayenin ve devletin muntazaman büyüyen güçlerinden kendini bağımsızlaştırma yönündeki çabasını görüyoruz yalnızca. Fakat bu büyümeyle yan yana, tarih çağımıza doğru ilerlerken, zenginlik üreticilerinin eski tarzdaki kısmi komünizmi sürdürmek için gizli mücadelesini, aynı zamanda da uygun koşullar elverdiğinde yeni tarzdaki komünist ilkeleri getirmenin mücadelesini de görmekteyiz. Onuncu, on birinci, on ikinci yüzyılın komünleri kendi bağımsız yaşamlarına başlayabilecek durumda olduklarında, ortak çalışmaya, ortak ticarete ve kısmen ortak tüketime büyük bir yaygınlık sağladılar. Tüm bunlar yok oldu fakat kır komünü eski özelliklerini korumak için güçlü birmücadele verdi ve Doğu Avrupa’nın birçok bölgesinde, İsviçre’de, hatta Fransa ve Almanya’da bunu korumayı başardı; aynı ilkelere dayanan yeni örgütlenmeler ise mümkün olan hiçbir yerde büyümediler. Bununla birlikte, çağımızın ticari üretimi halka bencil bir anlayış getirmiş olsa da, komünist eğilim varlığını sürekli olarak göstermekte ve kamusal yaşam içinde kendine yol açmaya çalışmaktadır. Paralı köprü kamu köprüsü karşısında yok oluyor; paralı yol serbest yol karşısında yok oluyor. Aynı ruh binlerce başka kurumu da yolundan saptırıyor. Müzeler, parasız kütüphane ve parasız kamu okulları; parklar ve eğlence alanları; herkesin kullanımına açık, kaldırım döşenmiş ve aydınlatılmış caddeler; kişinin kullandığı miktara bakılmaksızın özel konutlara sağlanan sulardaki artış; mevsimlik biletler ya da tektip vergiyi şimdiden kullanmaya başlamış ve özel mülkiyet olmadığında kuşkusuz daha da fazlasını yapacak olan tramvaylar ve demiryolları: tüm bunlar, gelecekteki ilerlemelerin hangi yönde beklenmesi gerektiğinin göstergesidir.

Bu yön, bireyin isteklerini topluma yaptığı ya da yapabileceği hizmet değerinin üstüne çıkarma yönündedir; toplum bir bütün olarak kabul edilir, sıkı bağlar içindedir ki herhangi bir bireye yapılan hizmet tüm topluma yapılmış hizmettir. British Museum kütüphanesi okura; topluma bugüne kadar yaptığı hizmetlerin neler olduğunu sormaz, ona yalnızca istediği kitapları verir ve herhangi bir bilimsel topluluk tektip bir ücret karşılığında bahçelerini ve müzelerini her üyesinin serbest kullanımına bırakır. Yaşamlarını tehlikeye atan bir cankurtaran sandalının mürettebatı, batmakta olan bir gemideki insanların kurtarılmaya değip değmediğini kendine sormaz; Mahkumlara Yardım Cemiyeti, tahliye edilmiş mahkumlardan hangisinin yardıma layık olduğunu araştırmaz. Yardıma muhtaç insanlar vardır; bunlar bizim dostlarımızdır, başka hiçbir haklılık aranmaz. Günümüzde bu denli bencil olan bu şehrin başına bir felaket –örneğin 1871 Paris’i gibi kuşatılır ve kuşatma boyunca yiyecek yokluğu çekerse- bu aynı şehir, ihtiyacı ilk karşılanması gerekenlerini topluma sundukları ya da sunabilecekleri hizmet ne olursa olsun, hepsine özen gösterecektir. Fakat, bu eğilim zaten varolduğundan, toplum ağır yaşam mücadelesinden kurtulduğu ölçüde bu eğilimin güçleneceğini sanırım kimse inkar etmez. Üretici güçlerimiz yaşam için gerekli temel mühimmat deposunun büyümesine tam anlamıyla yönelirse; mülkiyetin mevcut durumun değiştirilmesi şu anda zenginlik üretmeyenleri de üretici kılarak üreticilerin sayısını artırırsa; ve el emeği toplumdaki saygın yerini yeniden elde ederde –tüm bunlar üretimimizi arttırdığında ve çalışmayı kolay ve daha çekici kıldığında- zaten var olan komünist eğilimler uygulama alanlarını hemen genişletirler.

Tüm bunlar dikkate alındığında, ve dahası, özel mülkiyetin ortak mülkiyetin ortak mülkiyet haline nasıl gelebileceği sorusunun pratik yanları da dikkate aldığında, anarşistlerin çoğu toplumun atacağı bir sonraki adımın mevcut mülkiyet rejimi dönüşüme uğradığı ölçüde, komünizm yönünde olacağını savunurlar. Biz komünistiz. Fakat bizim komünizmimiz ne Falanster Okulu’nun ne de otoriter okulun komünizmidir: Bu, Anarşist Komünizm’dir, yönetimsiz Komünizm’dir, özgür komünizm’dir. İnsanlığın, tarihinin şafağından bu yana devam ettirdiği iki temel amacın –iktisadi özgürlük ve siyasal özgürlüğün- sentezidir.

Anarşinin yönetimsizlik olduğunu önceden söylemiştim. “Anarşi” kelimesinin, şu an ki anlatım dilinde kargaşayla eşanlamlı olarak kullanıldığını gayet iyi biliyoruz. Fakat, “anarşi”nin bu anlamı, en azından iki varsayım içeren bir anlatım türemiştir. Birinci olarak, yönetimin olmadığı yerde kargaşanın olduğu anlamını taşır; dahası, güçlü bir yönetime ve güçlü bir polise bağlı olan düzenin her zaman yararlı olduğu anlamını içerir. Her iki içerim de kanıtlanmış olmaktan çok uzaktır. İnsan faaliyetinin, yönetimin karışmadığı birçok düzen- buna uyum da diyebiliriz- neyse ki vardır. Düzenin yararlı etkilerine gelince Bourbonlar döneminde Napoli’de hüküm süren türden düzen, Garibaldi’nin başlattığı türden bir düzensizliğe kesinlikle tercih edilmezdi; bu ülkenin Protestanları da Luther’in yarattığı düzensizliğin, Papa’nın hükümranlığında süren düzenin yine de tercih edileceğini söyleyeceklerdir. Bir zamanlar “Varşova’da tesis edilmiş” dillere destan “düzen” gelince, sanıyorum, bunun hakkında iki farklı kanı yoktur. Uyumun arzu edilir bir şey olduğu konusunda herkes hemfikirken düzen konusunda böyle bir ortak kanı yoktur. Hele ki bizim modern toplumlarımızda hüküm sürdüğü varsayılan “düzen”e dair hiç yoktur; dolayısıyla, “anarşi” kelimesini çoğunlukla düzen olarak tanımlanan şeyin yadsınması olarak kullanılmasına hiç itirazımız olamaz.

Anarşi düsturumuzu, yönetimsizlik anlamında ele alarak, insan toplumunun açık seçik bir eğilimini ifade ettiğimiz kanısındayız. Tarihte insanlığın küçük bölümlerinin yöneticilerinin iktidarını yıktıkları ve kendi özgürlüklerini üstlendikleri dönemleri özellikle iktisadi ve entelektüel alanda büyük ilerleme dönemleri olduklarını görüyoruz. Emekçilerin özgür birliğinin, özgür çalışması olan eşsiz eserleri ruhun dirilişine ve yurttaşlığın refahına hala kanıt olan özgür şehirlerin büyümesi böyle bir dönemdir; Reform’a yol açmış olan büyük hareket böyledir –bireyin özgürlüğünün bir kısmına yeniden kavuştuğu bu dönemler büyük ilerlemeler tanığıdır. Ve uygar ulusların şu anki gelişimine dikkatle bakarsak, yönetimin eylem alanını giderek daha fazla sınırlandırma ve bireyin inisiyatifine giderek artan bir özgürlük bırakma yönünde sürekli büyüyen aşikar bir hareketi görmememiz mümkün değildir. Her türlü yönetimi denedikten sonra ve “topluluğa itaatten kaçmaksızın, bireyi kendine itaatte zorlayan” bir yönetime sahip olmanın çözümsüz problemini çözmeye çabaladıktan sonra, şimdi, insanlık kendini her türlü yönetimin bağlarından serbest kalmaya denemekte ve aynı ortak amacın peşinden koşan bireyler arasında serbest anlaşma yoluyla örgütlenme ihtiyacına cevap vermeye çalışmaktadır. Siyasi özerklik, çok küçük toprak birimleri yada grupları için bile olsa, büyük bir ihtiyaç haline gelmektedir. Serbest sözleşme, yasanın yerine geçecektir; ve serbest işbirliği de yönetimin vesayetinin yerine geçecektir. Son 200 yıl boyunca yönetimin işlevleri olarak kabul ettiğimiz bu işlevler birbiri ardına tartışma konusuna girmektedir; toplum ne kadar daha az yönetilirse o kadar daha iyi ilerlemektedir. Ve bu yöndeki ilerlemelerin ve yönetimlerin kendilerinden beklenen şeyleri gerçekleştirmekteki yeteneksizliklerini ne kadar iyi incelersek, insanlığı, yönetimin işlevlerini kararlı bir biçimde sınırlandırarak, bunları sonuçta sıfıra indirecek yönde ilerlediği sonucunu çıkaracağımız kesindir; bireyin özgürlüğünün hiçbir yasayla, hiçbir bağla sınırlandırılmayacağı bir toplum durumunu şimdiden görüyoruz -komşuları arasında işbirliği, destek ve sevgi bulmaya yönelik herkesin hissettiği toplumsal alışkanlıkları ve gereklilikleri dışında hiçbir bireyin Özgürlüğünü sınırlandırmayacaklar.

Elbette, yönetimsiz etiği savunmak, en azından, sermayesiz iktisadı savunmaya yönelik İtirazlara benzer itirazla yol açacaktır. Zihnimiz, yönetimin her yerde hazır ve nazır olması gibi önyargılarla öylesine beslenmiştir ki, Anarşist fikirler kuşkuyla karşılanır. Çocukluktan mezara tüm eğitimimiz yönetimin gerekliliğine ve yararlı etkilerine inançla beslenir. Felsefi sistemler bu bakış açısını desteklemek için oluşturulmuştur; tarih bu görüş noktasından yazılmıştır; hukuk teorileri aynı amaçla dolaşıma sokulmuş ve tasarlanmıştır. Tüm siyaset aynı ilkeye dayanır, her siyasetçi halka destek verdiğini söyler: “Yönetim gücünü bana verirsen şu anki yaşamının güçlüklerini hafifletebilirim, hafifleteceğim.” Tüm eğitimimize aynı öğreti nüfuz etmiştir. Herhangi bir sosyoloji, tarih, hukuk ya da etik kitabını açalım: Her yerde yönetimle, yönetimin örgütlenmesiyle, onun fiilleriyle karşılaşırız., bu öyle baskın bir rol oynar ki, devletin ve siyaset adamının her şey olduğunu; büyük devlet adamının gerisinde kimsenin olmadığını varsaymaya alışarak büyürüz. Aynı öğreti basında her gün tekrarlanır. Tüm sütunlar parlamento tartışmalarının dakika dakika kayıtlarıyla, siyasetçilerin yapıp ettikleriyle doludur; ve bu sütunları okurken, önemleri insanlığı, gölgede bırakacak kadar şişirilen bu birkaç kişinin arkasında, büyüyen ve ölen, mutluluk ya da üzüntü içinde yaşayan çalışan ve tüketen, düşünen ve yaratan devasa bir insan topluluğunun -aslında, insanlığın- var olduğunu sık sık unuturuz.

Ama basından gerçek yaşamımıza geri döner ve topluma mevcut haliyle bir göz atarsak, yönetimin yaşamlarımızda oynadığı son derece küçük rol karşısında şaşırırız. Milyonlarca insan yönetimle hiçbir işi olmaksızın yaşamakta ve ölmektedir. Her gün, milyonlarca sözleşme yönetimin en ufak bir müdahalesi olmaksızın yapılmaktadır; ve anlaşma yapanlar pazarlığı çiğneme yönünde en ufak bir eğilim duymamaktadırlar. Bununla birlikte, yönetimin vesayeti altında olmayan bu anlaşmalar (mübadele ya da borç anlaşmaları) belki de tüm diğerlerinden daha iyi yerine getirilir. Birinin sözünü tutması şeklindeki basit alışkanlık, güveni kaybetmeme arzusu, çoğu durumda anlaşmaya bağlı kalınması için yeterlidir. Elbette, gerek duyulduğunda bunları düzenleyecek yönelimlerin hâlâ olduğu söylenebilir. Fakat, mahkeme önüne getirilmeye gerek bile duyulmayan sayısız durumdan söz bile etmiyoruz; ticaret hakkında en ufak bir bilgisi olan herkes hiç kuşkusuz onaylayacaktır ki, anlaşmaya uyma yönünde güçlü bir onur duygusu yoksa, ticaretin kendisi tamamen imkânsız olur. Müşterilerini, uygun adlar verilmiş her türlü iğrenç uyuşturucuyla zehirlerken en ufak bir vicdan azabı duymayan tüccarlar ve imalatçılar bile ticari anlaşmalarına uyarlar. Fakat, zengin olmanın başlıca güdü olduğu mevcut koşullarda, günümüzde, ticari onur şeklindeki böyle göreli bir ahlâk bile mevcutsa, bir insanın emeğinin ürününü çalmanın artık yaşamımızın iktisadi temeli olmadığı koşullarda aynı duygu daha da hızlı gelişecektir.

Çağımızın bir diğer çarpıcı özelliği de bu yönetimsizlik eğiliminden yana ortaya çıkmaktadır. Özel inisiyatifin kapsadığı alanın düzenli olarak genişlemesi şeklindeki bu eğilim, yalnızca özgür sözleşmeden kaynaklanan geniş örgütlenmenin yakın zamandaki büyümesidir.

Avrupa’nın demiryolu ağı -pek çok sayıda ayrı ayrı işletmelerin konfederasyonu- ve yolcuların, malların ayrı ayrı inşa edilmiş ve Avrupa Demiryolları Merkez Kurulu kadar kalabalık olmasa da, birlikte federasyon kurmuş çok sayıda hat üzerinde doğrudan taşınması yalnızca sözleşme yoluyla yapılmış olan şeyin şimdiden çarpıcı bir örneğidir. Eğer elli yıl önce biri demiryollarının bu kadar çok sayıda ayrı ayrı işletme tarafından inşa edileceğini ve sonuçta bugünkü gibi mükemmel bir ağ oluşturacağını öngörmüş olsaydı, ona kuskusuz deli muamelesi yapılırdı. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden çok sayıda şirketin, Avrupa devletlerinin Uluslararası Konvansiyonu’nun desteklediği ve hükümet güçlerinden maddi destek alan Uluslararası Demiryolları Kurulu olmadan asla anlaşamayacakları ileri sürülebilir. Fakat böyle bir kurul destek görmemiş olmasına rağmen anlaşma yapılıştır. Alman Beurden ya da gemi sahipleri derneği simdi örgütlenmelerini Almanya nehirlerine ve hatta Baltık denizindeki gemi ticaretine yayıyorlar; sayısız birleşik imalathanelerden oluşan birlikler ve Fransa’daki Sendikalar bu konuda çok sayıdaki örneklerdendir. Bu örgütlenmelerin çoğunun sömürü örgütlenmesi olduğu ileri sürülse de bu hiçbir şey kanıtlamaz, çünkü genellikle çok dar olan kendi bencil çıkarlarının peşinde koşan insanlar birlikte anlaşma yapabiliyorlarsa, diğer gruplarla daha yakın ilişki kurmak zorunda olan iyi niyetli insanlar, elbette çok daha kolay ve çok daha iyi anlaşma yapacaklardır.

Fakat, daha soylu uğraşlar için de özgür örgütlenmeler vardır. Çağımızın en soylu eserlerinden biri kuskusuz Cankurtaran Örgütü’dür. Hepimizin hatırladığı mütevazı başlangıcından bu yana 32 binden fazla insanin yaşamını kurtarmıştır. Bu örgüt, insanin en soylu içgüdüsüne çağrı yapmaktadır; tümüyle insanlığın ortak davasına adanmış bir faaliyet sürdürmektedir; iç örgütlenmesi ise tamamen bağımsız yerel komitelere dayanmaktadır. Geniş bir ölçekte faaliyet gösteren ve her biri yaygın bir alanı kapsayan Hastahane Örgütleri ve yüzlerce benzer örgütlenme de bu başlık altında belirtilebilir. Fakat, yönetimler ve faaliyetleri hakkında her şeyi bilirken, bu özgür işbirliklerinin gerçekleştirdikleri hakkında ne biliyoruz?

Yönetimlerin yaptıklarını kaydetmek için binlerce cilt yazılmıştır; yasanın en önemsiz iyileştirmeleri kayıtlara geçmiştir; olumlu etkileri abartılmış, kötü sonuçları sessizce geliştirilmiştir. Fakat, iyi niyetli insanların özgür işbirliğinin gerçekleştirdiklerini kaydeden kitaplar nerede?, -Uygar insanin sonsuz çeşitlilikteki ihtiyaçlarını karşılamak için her gün yüzlerce cemiyet kurulmaktadır. Her türlü incelemeyi yapabilecek cemiyete sahibiz -bunlardan bazıları doğa bilimlerinin tüm alanlarını kapsarken, kimileri küçük, özel. dallarla sinirlidir; jimnastik için, steno yazı için, tek tek yazarların incelenmesi için, oyun ve her çeşit spor için, yaşamı sürdürecek bilimin geliştirilmesi için, hatta yaşamı yok etme sanatını desteklemek için cemiyetler; felsefi ve sanayi, sanatsal ve sanat karşıtı cemiyetler; ciddi isler için ve yalnızca eğlenmek için cemiyetler, kısacası, herhangi bir ortak amacın sürdürülmesi için bir araya gelmeden insanin kendi yeteneklerini uygulayabileceği tek bir yön yoktur. Her gün yeni cemiyetler kuruluyor, her gün eski cemiyetler geniş birlikler halinde bir araya geliyor, ulusal sınırlar ötesinde federasyonlar kuruyorlar ve herhangi bir ortak amaç için işbirliği yapıyorlar.

Bu sayısız özgür gelişmenin en çarpıcı özelliği, önceden devletin ve belediyenin görev alanında olan şeylere sürekli olarak el atmalarıdır. Leman Gölü kenarındaki bir İsviçre köyünde bir aile reisi, simdi, herhangi bir yerde belediye yönetiminin görevi olarak kabul edilebilecek şeyi kendisiyle birlikte yerine getiren bir düzine farklı cemiyetin üyesidir. Geçici ya da kalıcı amaçlar için bağımsız komünlerin özgür federasyonu İsviçre yaşamının temelinde yer almaktadır ve İsviçre’nin birçok bölgesi yollarını ve çeşmelerini, zengin üzüm bağlarını, bakımlı ormanlarını ve yabancıların hayran kaldığı otlaklarını bu federasyonlara borçludur. Ve bazı sınırlı alanlarda kendilerini devletin yerine koyan bu küçük cemiyetlerden başka, daha geniş bir ölçekte ayni şeyi yapan başka cemiyetler görmüyor muyuz? Her Alman kentsoylusu Alman ordusuyla gurur duymaktadır, fakat bu ordunun gücünün askeri eğitim, talim ve tatbikat veren sayısız özel cemiyete bağılı olduğunu bunların pek azı bilmektedir; ve her bir askerin su an kendisine esin kaynağı olan duyguya artık sahip olmadığı gün ordularının darmadağınık insanlardan oluşan bir yığın haline geleceğini pek azı bilmektedir. Bu ülkede, toprakları savunma görevi bile -yani devletin esas, en önemli işlevi- gönüllülerden oluşan bir ordu tarafından üstlenilmiştir ve bu ordu, askeri bir despota boyun eğen kölelerden oluşan herhangi bir ordu karsısında elbette ayakta kalabilir. Dahası var: İngiltere kıyılarının savunması için özel bir cemiyetin kurulmasından ciddi olarak söz edilmektedir. Bu bir kez kurulursa, donanmanın zırhlı gemilerinden daha etkili bir özsavunma silahı olacaktır. Bununla birlikte, kısa süre önce kurulmuş olan önemli cemiyetlerden biri kuskusuz Kızıl Haç Cemiyeti’dir. Savaş alanındaki insanları katletmek, devletin görevi olarak kalmaya devam etmektedir; fakat bu devletler kendi yaralılarıyla ilgilenmedeki yeteneksizliklerini bilmektedirler: Bu görevi, büyük ölçüde özel inisiyatife bırakmışlardır. Yaralının bakımının özel cemiyetlere bırakılabileceğini söyleme cesaretini yirmi beş yıl önce gösteren zavallı bir “ütopist” ne büyük alayların konusu olurdu!

“Kimse tehlikeli yerlere gitmiyor! Hastahaneler, ihtiyaç olmayan yerlerde toplanmıştır! Ulusal düşmanlıklar zavallı askerlerin yardim bulamadan ölmesiyle sonuçlanıyor!” vs. -itiraz bu olmalı. 1871 savaşı, insan zekasına, fedakarlığına ve iyi niyetine asla inanmayan bu kahinlerin ne kadar anlayış gücüne sahip olduğunu gösterdi.

Bu gerçekler -dikkat bile etmeden seçtiğimiz pek alışılmış sayısız başka gerçekler de vardır- bizim kanımızca yüzyılımızın ikinci yarısının en baskın özelliklerinden biridir. Yukarda belirtilen örgütler doğal olarak büyüdü; bunlar çok çabuk yaygınlaştı ve çok kolaylıkla bir araya geldiler; bunlar uygar insanın ihtiyaçlarının çoğalmasının öylesine kaçınılmaz sonucudur ve devlet müdahalesinin yerini öylesine güzel alıyorlar ki, bunlarda, yaşamımızın büyüyen bir unsurunu görmemiz gerekir. Modern ilerleme, gerçekten de, geçmişte yönetime bırakılmış ve genellikle kötü bir şekilde yerine getirilmiş işlevlerin tümünü ondan geri alacak şekilde, özgür bireylerin özgür birlikteliği yönündedir.

Parlamenter yönetim ve temsili yönetim hızla yok olmaktadır. Bunların kusurlarını göstermiş olan birkaç filozof halkın büyüyen hoşnutsuzluğunu utangaçça özetlemekten başka bir şey yapmamışlardır. Birkaç kişiyi seçmenin ve mümkün olan her konuda, ki bu konularda bunların çoğu tamamen cahildir, yasama görevini onlara teslim etmenin yalnızca bir aptallık olduğu açıkça ortadadır. Çoğunluk yönetiminin herhangi bir diğer yönetim kadar kusurlu olduğu giderek anlaşılmaktadır; ve İnsanlık çözüm bekleyen sorunları çözüme kavuşturacak yeni kanallar aramakta ve bulmaktadır. Posta Birliği, birliğe üye tüm posta örgütleri için yasalar çıkarmak amacıyla uluslararası bir postacılar parlamentosu seçmiyor. Avrupa demiryolları, trenlerin gidiş gelişini ve uluslararası ulaşım gelirlerini düzenlemek amacıyla uluslararası demiryolcular parlamentosu seçmiyor; Avrupa’nın Meteoroloji ve Jeoloji Cemiyetleri kutup istasyonlarını planlamak için ya da coğrafi oluşumların tektip bir altbölümünü ve jeolojik haritaların tektip renklendirmesini yapmak için ne meteoroloji ne de jeoloji parlamentoları seçmektedirler. Bunlar sözleşmeler aracılığıyla çalışmaktadırlar. Birlikte karar almak için kongreler yapıyorlar, yoksa her derde deva parlamenterler seçmiyorlar; onlara, “Dilediğiniz her şey için oy kullanın, biz itaat ederiz!” demiyorlar. Sorular sormakta ve bunları öncelikle kendileri tartışmaktadır; sonra, kongrede tartışılacak özel sorular hakkında bilgi sahibi olmuş delegeler yollamaktadırlar; delegeleri yollamaktadırlar, yöneticileri değil. Delegeler kongrelerden ceplerinde yasalarla dönmezler, anlaşma tasarılarıyla dönerler. Kamuyu ilgilendiren sorunlarla uğraşmanın su an benimsenmiş (aynı zamanda en eski) yolu budur -yoksa temsili yönetim aracılığıyla yasa çıkarma yolu değil. Temsili yönetim, saray yönetimine ölümcül bir darbe indirerek tarihsel misyonunu tamamladı; ve tartışmalar aracılığıyla kamusal sorunlara kamunun ilgisini uyanik tuttu. Fakat, geleceğin Sosyalist toplumunun yönetimini temsili yönetimde görmek büyük bir hata olur. Yaşamın her bir iktisadi evresi kendi siyasi evresini içerir; ve siyasi örgütlenmenin temelinde bir değişiklik olmadan mevcut iktisadi yaşamın -özel mülkiyet- temeline dokunmak imkansızdır. Değişimin hangi yönde olacağını yaşam zaten göstermektedir. Devlet gücünün artması yönünde değil, su anda devletli ait kabul edilen tüm dallarda özgür örgütlenme ve özgür federasyonlardan yararlanma yönünde.

Buna gelecek itirazlar kolaylıkla sezilebilir: Elbette şu söylenecektir: “Peki ya anlaşmaya uymayanlara ne yapılacak? Çalışmaya eğilim göstermeyenlere ne yapılacak? Toplumun yazılı yasalarını ya da -Anarşist hipotezde- yazılı olmayan adetlerini ihlal etmeyi tercih edenlere ne yapılacak? Anarşi, -gelişmiş insanlık için iyi bir şey olabilir, çağımızın insani için değil.”

Öncelikle, iki tür anlaşma vardır: Anlaşmaya katılan tarafların her birine eşit olarak açık, farklı yönler arasında özgür tercih sonucu özgür kabulle yapılan özgür anlaşma vardır; ve taraflardan birinin diğerine dayattığı ve sırf zorunluluktan kabul edilen zorunlu anlaşma vardır; aslında, bu bir anlaşma değildir; bu yalnızca zorunluluğa boyun eğmektir. Ne yazık ki, su anda anlaşma olarak tarif edilen şeyin büyük çoğunluğu bu ikinci kategoriye dahildir. Bir isçi iş gücünü patrona sattığında ürününün bir bölümüne patron tarafından haksız yere el konulacağını gayet iyi bilir; bunu, art arda altı ay boyunca kullanılacağının en ufak bir garantisi olmaksızın sattığında -bunu yapmak zorundadır çünkü aksi halde o ve ailesi gelecek hafta aç kalacaktır- bunu özgür bir anlaşma olarak adlandırmak üzücü bir şaka olur. Modern ekonomistler bu anlaşmayı özgür olarak niteleyebilirler, fakat ekonomi politiğin babası -Adam Smith- böyle bir yanlış yorumdan asla sorumlu değildir. İnsanlığın dörtte üçü bu tanıma uygun bir anlaşmaya girmek zorunda olduğu müddetçe, zor, hem bu sözüm ona anlaşmayı sürdürmek için hem de bu durumu korumak için elbette gereklidir. Zor -ve iyi bir zor sözleşmesi- emekçilerin bir avuç insan tarafından sahiplenildiğini düşündükleri şeyin mülkiyetini almalarını önlemek için gereklidir; ve zor, yeni “uygarlaşmamış uluslar”ı bu koşullar altına sürekli olarak getirebilmek için gereklidir. Spencer’ci zor kullanmama yandaşları bunu gayet iyi anlar; ve mevcut durumu değiştirmek için zor kullanmamayı savunurlarken, şu anda bu durumu sürdürürken kullanılandan daha fazla zoru savunmuş olurlar. Anarşiye gelince, herhangi bürokrasi’yle olduğu kadar plütokrasiyle de uzlaşmaz olduğu açıktır.

Ne var ki biz özgürce yapılmış bir sözleşmeyi uygulamak için zorun gerekliliğine inanmıyoruz. Cankurtaran derneğine mensup birinin kuralı çiğneyerek sıkıntı yarattığını ve bir görev anında derneği terk etmeyi tercih ettiğini asla işitmedik. Eğer o büyük bir ihmalin sorumlusu olmuşsa, arkadaşlarının yapacağı tek şey muhtemelen onunla bir daha çalışmayı reddetmek olur. Murray’ın sözlüğüne katkıda bulunan birine işini geciktirdiği için para cezası dayatıldığını işitmediğimiz gibi, Garibaldi’nin gönüllülerinin savaş alanına jandarma nezaretinde götürüldüğünü de işitmedik. Özgür anlaşmanın zorlamaya ihtiyacı yoktur.

Salt zorunlulukla iş yapmaya mecbur bırakılmadıkça kimsenin çalışmayacağı seklinde sık sık tekrarlanan itiraza gelince, Amerikan kölelerinin serbest bırakılmasından önce de bunu yeterince işitmiştik, tıpkı Rusya’daki kölelerin serbest bırakılmasından önce olduğu gibi; ve bunu gerçek anlamıyla değerlendirme fırsatımız artık vardır. Dolayısıyla, yalnızca oldu bittilerle ikna olanları ikna etmeyi deneyecek değiliz. Düşünen insanlara gelince, insanlığın aşağı evreleri yaşadığı bir yerlerde gerçekten böyle olmuş olsa -bu konuda da bir şey biliyor değiliz- ya da olumsuz koşullara karşı mücadelelerinde zar zor başarıya ulaştıklarından tam bir umutsuzluğa düşmüş bazı küçük topluluklarda veyahut tek tek bireylerde böyle olmuş olsa da, uygar ulusların durumunun böyle olmadığını onlar bilmelidir. Bizim uygarlığımızda çalışmak bir alışkanlıktır, aylaklık yapay bir gelişmedir. Elbette, kol emekçisi olmak kişinin tüm yaşamı boyunca, herhangi bir şeyin bir parçasını üretmek için -örneğin bir toplu iğne başı- günde on saat, hatta daha fazla çalışması anlamına geldiğinde; bir ailenin tüm gereksinimlerini son derece kısıtlı karşılayacak koşullarda ücret alma anlamına geldiğinde; yarın işten atılma tehdidinin sürekli var olması anlamına geldiğinde -sanayi krizlerinin ne kadar sık geldiğini, bunların getirdiği yoksulluğu da biliyoruz-; çoğu durumda, düşkünlerevinde değilse eğer, yoksullar dispanserinde ecelsiz ölüm anlamına geldiğinde; kol emekçisi olmak, kendi “is güçleriyle” yaşayan insanların gözünde ömür boyu aşağılık damgasını taşımak anlamına geliyorsa; bilimin ve sanatın insana verdiği tüm bu yüksek zevklerden mahrum kalma anlamına geliyorsa her zaman; bu durumda, herkesin -özellikle kol emekçilerinin- tek bir hayalinin olmasında şaşıracak bir şey yoktur: Başkalarını kendi için çalıştıracağı koşula yükselmek. Emekçi olmakla böbürlenen ve kol emekçilerinin tembel ve müsrif, aşağı bir hemcins olduğunu yazan yazarlar gördüğümde, onlara şunu sormak isterim: Peki, etrafınızdaki şeyleri kim yaptı? İçinde yaşadığınız evi, iskemleleri, halıları, hoşça vakit geçirdiğiniz sokakları, giydiğiniz giysileri kim yaptı? Okuduğunuz üniversiteleri kim inşa etti, okul yıllarınız sırasında sizi kim besledi?

Ömür boyu bir toplu iğne başı üretmek için yukarda andığımız koşullarda çalışmak zorunda olsaydınız, sizin “çalışma” isteğiniz ne olurdu? Hiç kuskusuz, siz, tembel bir hemcins olarak anılırdınız! Tersine, Avrupa isçi sınıfının yaşamını yakından bilen zeki birinin, onların böylesine iğrenç koşullar altında bile çalışmaya hazır oluşlarına şaşırmamasının imkansız olduğunu söyleyebilirim.

Aşırı çalışma insan doğasına aykırıdır. Bir avuç insanin lüksünü sağlamak için aşırı çalışmak ortak refah için çalışmamaktır. Çalışma, emek fizyolojik gerekliliktir, birikmiş vücut enerjisini harcamak için gereklidir, sağlık ve yaşam için gereklidir. Gerekli çalışmanın birçok dalı günümüzde gönülsüzce yapılıyorsa, ya aşırı çalışma anlamına geldikleri içindir ya da uygunsuz bir şekilde düzenlendikleri içindir. Fakat, hepimiz kendimizi üretici çalışmaya verirsek ve üretici güçlerimizi simdi yaptığımız gibi israf etmezsek, her gün dört saatlik gerekli çalışmanın, hali vakti yerinde bir orta sınıf evinin konforunu herkese sağlamak için yeterli olandan daha fazlası olduğunu biliyoruz -yaşlı Franklin bunu biliyordu. Elli yıldan beri tekrarlanan, “hoşlanılmayan işi kim yapar?” sorusuna gelince, bilginlerimizden hiçbirinin yaşamlarında tek bir gün bile olsa böyle çalışmak zorunda kalmamış olmalarına gerçekten üzülüyorum. Gerçekten hoş olmayan iş hala varsa, bunun tek nedeni bilim adamlarımızın çalışmayı hoş kılma araçlarını düşünmekle asla ilgilenmemiş olmalarıdır: Günde birkaç kuruşa böyle isleri yapacak aç insanların dolu olduğunu her zaman bilmektedirler.

Toplumun yasalarını ihlal edenleri cezalandırmak için yönetimin gerekliliğini ileri süren üçüncü -asıl- itiraza gelince, bu konuda burada yer ayıramayacağımız kadar çok şey söylenebilir. Sorunu ne kadar derinlemesine incelersek, toplumun, bağrında işlenen toplum karşıtı fiillerden sorumlu olduğu ve ne cezanın ne hapishanenin ne de celladın bu tür fiillerin sayısını azaltamayacağı sonucuna o ölçüde varırız; toplumun yeniden örgütlenmesinden başka yol yoktur. Her yıl mahkemelerimizin karşısına getirilen davaların dörtte üçünün kökeni, doğrudan ya da dolaylı olarak, zenginliklerin üretimi ve dağılımı açısından toplumun mevcut düzensizliğidir -yoksa insan doğasının sapkınlığı değil. Tek tek bireylerin toplum karşıtı eğilimlerinden kaynaklanan görece daha az sayıdaki toplum karşıtı fiile gelince, bunların sayısını ne hapishaneyle ne de celladı kullanarak azaltabiliriz. Hapishanelerimiz aracılığıyla bunlar yalnızca artabilir ve daha da kötüleşebilir. Dedektiflerimiz, “kısasa kısas”larımız, infazlarımız ve hapishanelerimiz aracılığıyla topluma öyle adice tutku ve alışkanlıkları dehşetli biçimde yaymaktayız ki, bu kurumların etkilerini tüm boyutlarıyla kavramak isteyen biri, ahlaki koruma bahanesi altında toplumun yapmakta olduğu şeyden korkuya kapılır. Uzun süredir işaret edilen başka çareler aramalıyız.

Çocuğu için yiyecek ve barınak arayan bir anne pek zarif eşyalarla ve oburlara özgü yiyeceklerle dolu dükkanların önünden geçtiğinde; göz kamaştırıcı ve küstah bir lüks en iğrenç sefaletle yan yana sergilendiğinde; zengin bir adamın köpeğine ve atına, anneleri yeraltında ya da imalathanede acınacak bir ücret alan milyonlarca çocuktan çok daha iyi bakıldığında; soylu bir bayanın “mütevazı” gece giysilerinden her birine sekiz aylık ya da bir yıllık insan emeği harcandığında; kişisel masraflardaki artış “üst sınıflar”ın açıkça itiraf edilmiş amacı olduğunda ve para kazanmanın namuslu ve namussuz yolları arasında net bir ayrım çizilemediğinde -elbette artık o zaman, simdi, bu durumu korumanın tek yolu zordur; polis ordusu, yargıçlar ve cellatlar gerekli birer kurum olur.

Fakat eğer çocuklarımız -ki tüm çocuklar bizim çocuklarımızdır- sağlam bir eğitim ve öğretim almışlarsa -ve bu eğitim verme imkanlarımız varsa; her aile nezih bir evde yaşıyorsa- ve şu anda üretimimizin üst düzeyini onlar yerine getirebiliyorsa; her erkek ve kız çocuk bilimsel bir eğitimin yanı sıra bir elsanatı da öğrenmişse ve bir kol emekçisi olarak servet üretmek aşağılık bir durum olarak görülmüyorsa; insanlar birbirleriyle sıkı bağlar içinde yaşıyorlarsa ve su anda bir avuç insanin elinde olan kamusal islerle sürekli ilişki içindelerse ve yakın ilişkinin sonucu olarak, daha önce akrabalarımıza yaptığımız gibi, komşumuzun güçlüklerine ve sıkıntılarına da candan ilgi gösteriyorsak -o zaman, polislere ve yargıçlara, hapishaneye ve infazlara ihtiyacımız olmaz. Toplum karşıtı fiiller daha tomurcuk halindeyken engellenir, cezalandırılmaz; doğabilecek kimi anlaşmazlıklar hakemlik yoluyla kolaylıkla çözülür; şu anda Çin’deki aile mahkemelerinde ya da Valencia’nin deniz mahkemelerinde kararları uygulamak için gerekli olandan daha fazla zor gerekli olmayacaktır.

Bu noktada önemli bir sorunu ele almamız gerekmektedir: Yasanın olmadığı ve bireyin tam özgürlüğünü ilan etmiş bir toplumda ahlakın yeri nedir? Cevabımız çok açıktır: Kamu ahlakı yasadan ve dinden bağımsızdır ve bunlardan önce gelir. Şu ana dek ahlâk eğitimi dini eğitimle birlikte olmuştur. Fakat din öğretmenlerinin zihinler üzerinde eskiden uyguladıkları etki son zamanlarda yok olmaktadır ve ahlakın dinden aldığı cezanın eski gücü artık yoktur.

Şehirlerimizde eski inançlarını yitirmiş olan milyonlar ve milyonlar yetişmektedir. Bu durum, ahlakı bir kenara fırlatıp atmanın ve eski kozmogonilere davranıldığı gibi aynı alaycılıkla ona davranmanın bir nedeni olabilir mi?

Kesinlikle hayır! Genel olarak kabul edilmiş bazı ahlak ilkeleri olmadan toplum mümkün değildir. Eğer herkes hemcinsini aldatmaya alışarak büyümüşse; birbirimizin sözüne ve lafına asla güvenemeyeceksek; herkes hemcinsine karşı her türlü savaş aracını kullanmanın haklı görüleceği düşman gibi davranırsa toplum var olamaz. Aslında, dini inançlar çökerken, ahlak kuralları sarsılmadan kalmaktadır. Hatta dinsiz insanların ahlakın şu anki seviyesini yükseltmeye çalıştıklarını bile görüyoruz. Gerçek şudur ki, ahlak kuralları dini inançlardan bağımsızdır: Onlardan daha önce vardırlar. İlkel Çukçelerin dini yoktu: Doğanın düşman güçlerinden korkuyorlardı ve batıl inançları vardı yalnızca ama yine onlarda, Hıristiyanların ve Budistlerin, Müslümanların ve Yahudilerin öğrettikleri ahlak, kurallarının aynısını buluruz.

Bununla birlikte, bazı uygulamaları bizim uygar toplumlarımızda görülenden daha yüksek bir kabile ahlakını kapsar. Aslında, her yeni din kendi ahlak kurallarını ahlakın tek gerçek kaynağından alır: İnsanların kabileler, siteler ya da uluslar halinde yaşamaya başladıkları andan itibaren gelişmeye başlayan ahlak alışkanlıklarından. Karşılıklı dayanışmanın, hatta ortak mutluluk için kendini feda etme gibi bazı ahlâki alışkanlıkların büyümesiyle sonuçlanmayan hiçbir hayvan toplumu yoktur. Bu alışkanlıklar, sonuçlanmayan hayatta kalma mücadelelerinde türlerin iyiliği için gerekli koşuldur - türün varlığını sürdürmesi için mücadelede tek tek varlıkların işbirliği, geçim araçları için bireyler arasında çok sözü edilen fiziksel mücadeleden çok daha önemli bir faktördür. Organik dünyaya “en uygun” olanlar, toplum halinde yaşamaya alışmış olarak büyüyenlerdir; ve toplum içinde yaşam, ahlak alışkanlıklarını kaçınılmaz olarak gerektirir. İnsana gelince, uzun yaşamı boyunca, kendi ortamında, insan toplumları var oldukça yok olmayacak toplumsal alışkanlıkların, ahlak alışkanlıklarının bir çekirdeğini geliştirmiştir.

Mevcut iktisadi ilişkilerimizin sonucu olarak şu anda sürmekte olan etkilere rağmen, ahlak alışkanlıklarımızın çekirdeği var olmaya devam etmektedir. Yasa ve din bunları yalnızca formüle etmekte ve cezalar yoluyla bunların uygulanması için çaba sarf etmektedir.

Ahlak teorileri ne kadar çeşitli olursa olsun, tümü de üç temel kategori altında bir araya getirilebilir: Din ahlâkı; yararcı ahlak; ve toplum için yaşamanın gereklerinden kaynaklanan ahlâk alışkanlıkları teorisi. Her dini ahlak kendi buyruklarını, vahiy ürünü olarak göstererek benimsetir; ve bu yaşamda ya da gelecek yaşamda ödül vaadiyle ya da cezayla zihinlere kendi öğretisini dayatmaya çalışır. Yararcı ahlak ödül fikrini korur, öğretisini fakat bunu insanın kendisinde bulur. İnsanın zevklerini analiz etmeye, bunları sınıflandırmaya, en yoğun ve en kalıcı olanlara öncelik vermeye davet eder. Bununla birlikte, bazı etkileri olsa da, bu sistemin geniş insan kitlesi tarafından fazlasıyla yapay olarak görüldüğünü kabul etmeliyiz.

Son olarak -ne kadar çeşitli olsa da- üçüncü bir ahlak daha vardır; bu, ahlaki eylemlerde -insanı toplum yaşamına en uygun kılmada en fazla güce sahip bu eylemlerde -bireyin, kardeşlerinin sevinciyle sevinme, kardeşlerinin biri acı çektiğinde acı çekme gerekliliğini görür; toplum halinde yaşamanın yavaş yavaş gelişen ve mükemmelleşen bir alışkanlığı ve ikinci doğası; bu aynı zamanda Anarşi’nin ahlakıdır.

Üç ahlak sistemi arasındaki farkı en iyi açıklayacak şu örneği tekrarlıyorum. Bir çocuğun nehirde boğulmakta olduğunu varsayalım, nehir kıyısında da üç adam oturmaktadır: Dini ahlakçı, yararcı ve halktan biri... İlk olarak, din adamı muhtemelen kendi kendine çocuğu kurtarmanın ona bu dünyada ya da öteki yaşamda mutluluk getireceğini söyler; fakat eğer çocuğu kurtarırsa bu yalnızca iyi bir hesapçı olduğu içindir, başka bir şey değil. Sonra yararcı gelir, onun da söyle düşündüğünü varsayabiliriz: “yaşamdan zevk almanın yüksek ve sıradan yanları olabilir. Çocuğu kurtarmak bana yüksek zevk sağlar. O halde, suya atlamalıyım.” Fakat, onun böyle düşündüğünü kabul edersek o da bir hesapçı olur ve toplum ona pek güvenmemekle iyi eder: Günün birinde kafasından herhangi bir aldatmacanın geçmeyeceğini kim bilebilir! Bir de üçüncü adam vardır. O hesap yapmaz. Fakat o her zaman etrafındakilerin sevincini hissetme alışkanlığıyla büyümüştür, başkaları sevinçliyse o da sevinçlidir; başkaları acı çekiyorsa o da acı çeker, derinden acı çeker. İkinci doğasına uygun davranır. Annenin ağlamasını duyar, yaşamak için mücadele eden çocuğu görür, iyi bir köpek gibi suya atlar ve duygularının verdiği enerji sayesinde çocuğu kurtarır. Anne ona teşekkür ettiğinde şu cevabı verir: “Niçin teşekkür ediyorsunuz? Başka türlü davranamazdım.” Gerçek ahlak budur. Halk kitlelerinin ahlakı budur; bir alışkanlık olarak büyüyen ahlak, filozofların yaptıkları etik teoriler ne olursa olsun, var olacaktır, ve toplumsal yaşamımızın koşulları geliştiği oranda sağlam bir şekilde gelişecektir.

Bu tür bir ahlak, varlığını sürdürmek için yasaya ihtiyaç duymaz. Yaygın ve yüksek bir ahlaka doğru her ilerlemenin her insanda bulduğu genel sevgiden destek alan doğal bir gelişmedir bu.

Çok kısa bir özetle anarşinin belli başlı ilkeleri bunlardır. Her biri bir önyargıyı kıran bu ilkeler insan toplumunun sergilediği eğilimlerin analizinin sonucudur. Bunların her biri sonuçları bakımından zengindir ve mevcut kanıların eksiksiz gözden geçirilmesini gerektirir. Ve anarşi, uzak bir geleceğin algılanışı değildir yalnızca. Daha şimdiden, eylem alanı ne olursa olsun her birey ya Anarşist ilkelerle uyum içinde ya da zıt yönde davranabilir. Anarşist ilkelerle uyum yönünde atılacak her adım, gelişimin yönü doğrultusunda atılmış olacaktır. Zıt yönde yapılacak her şey, insanlığı gitmeyeceği yöne doğru gitmeye zorlama teşebbüsü olacaktır.

Kaynak
Anarşi / Felsefesi - ideali (Pyotr Alekseyeviç Kropotkin)
İstanbul Nisan 2001

Çeviri:
Kaos Yayınları

  Etkinlik Takvimi
Şubat
   1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728    
Ocak Mart


Eylem aktivistleri için rehber



  Galeri

Hayalgücü İktidarı Yokediyor
Diğer
Video : chumbawmba - ciao bella (video)
Diğer
Müzik : A Las Barricadas
Diğer

  Linkler
Gözetleme Kamerası Oyuncuları
DTCF Muhalifleri
Kara Güneş
Diğer


Bu site otonomA tarafından hazırlanmaktadır.
Site ile ilgili iletişim için tıklayınız